+ Konuya cevap ver
Sayfa 1 / 10 1 2 3 4 5 6 7 8 9 ... SonSon
Gösterilen Sonuçlar : 1 ile 20 arası , toplam 193

Konu: --- * ÖDEV DEPO/bilgi bankası * ---

  1. #1
    Member izmirsat's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    Sep 2006
    Bölge
    izmir
    yaş
    39
    Mesajlar
    1,555

    Post --- * ÖDEV DEPO/bilgi bankası * ---

    --- * ÖDEV DEPO/bilgi bankası * ---
    Bu başlık altında özellikle öğrencilere yararlı olacağını umduğumuz ödev dosyaları olacak...
    Sizler de elinizden geldiğince ekleme yaparsanız sevinirim.
    Hepinize kolay gelsin...
    Sevgiler saygılar...
    by izmirsat

  2. #2
    Member izmirsat's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    Sep 2006
    Bölge
    izmir
    yaş
    39
    Mesajlar
    1,555

    Varsayılan Konu: --- * ÖDEV DEPO/bilgi bankası * ---

    Aya Sofya

    İmparator Jüstinyen’in saltanatı sırasında, Bizans’ın güç ve etkinlik açısından en güçlü olduğu zaman inşa edilmiştir (M.S. 532-537). Mimari yapısının önde gelen özelliği olan masif kubbesi camilerin mimarisinde örnek olarak alınmıştır. Gerçekte, Bizans’ın yıkılmasından sonra Aya Sofya bir Osmanlı camisine dönüştürülmüştür. Bugün müzeye dönüştürülen abide Müslümanlara olduğu kadar ve Hıristiyanlara da hizmet vermektedir.

  3. #3
    Member izmirsat's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    Sep 2006
    Bölge
    izmir
    yaş
    39
    Mesajlar
    1,555

    Varsayılan Konu: --- * ÖDEV DEPO/bilgi bankası * ---

    YERYÜZÜ DİLLERİ

    Yeryüzündeki diller yapıları ve kaynakları (Menşe) bakımından çeşitli gruplara ayrılır: Kaynakları (Menşe) bakımından birbirine yakın olan diller, ana dilden gelişme yoluyla ayrılmış akraba dillerdir. Böyle aynı kaynaktan gelen diller Dil Ailesi denilen topluluğu meydana getirirler.
    Yeryüzündeki başlıca dil aileleri şunlardır:

    Menşe ( kaynak ) Bakımından Dünya Dilleri

    Bu gün yeryüzünde kaç dil konuşulduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte, Prof. Dr. Doğan Aksan'a göre bu sayı 3000 ile 5000 arasındadır. Bu dillerin bir kısmı gelişmiş "imparatorluk dilleri"dir, bir kısmı da çok basit yazı dili bile olmayan kabile dilleridir. Bazı diller bu gün konuşulmamaktadır. Mesela Latince, Sümerce, Hititçe, Akadça bu gün hiçbir millet tarafından konuşulmamaktadır. Bir dilin gelişmiş büyük bir dil olabilmesi için o dilin köklü bir geçmişi ve bu geçmişini aydınlatacak yazılı belgeleri olması gerekir.

    Yeryüzündeki başlıca diller ve dil aileleri şunlardır:

    Ural-Altay Dilleri,
    Hint-Avrupa Dilleri,
    Hami-Sami Dilleri,
    Çin-Tibet Dilleri,
    Bantu Dilleri,
    Kafkas Dilleri.

    Ural - Altay Dilleri

    Ural ve Altay kolu olmak üzere ikiye ayrılır:
    Altay kolunda başlıca şu diller vardır: Türkçe, Moğolca, Japonca, Korece, Mançu ve Tunguzca.
    Ural kolunda başlıca şu diller vardır: Fince, Macarca, Samoyed ve Lapça.


    Hint-Avrupa Dilleri

    Hint ve Avrupa olmak üzere iki gruba ayrılır:
    Avrupa kolunda; Germen dilleri, Slav dilleri, Latin dilleri ve bu dillere bağlı olarak konuşulan İngilizce, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, Rusça, Lehçe, Sırpça, Bulgarca, Romence...
    Hint kolunda; Hindistan'da konuşulan çeşitli diller, Pakistan'da konuşulan Urduca ile İran'da konuşulan Farsça


    Çin- Tibet Dilleri

    Çince, Tibetçe ve Vietnam dili.
    Hami-Sami Dilleri
    Arapça, İbranice, Habeşçe, Akatça.
    Bantu Dil Ailesi
    Afrika kıtasında konuşulan çeşitli diller bu gruba girer. Güney ve Orta Afrika'daki çeşitli diller.
    Kafkas Dilleri.
    Kafkasya'da konuşulan çeşitli diller ile İspanya Bask bölgesinde konuşulan Baskça.
    Yapı Bakımından Dünya Dilleri
    Diller, yapı bakımından üç grupta incelenmektedir:

    Eklemeli (Bitişken) Diller: Bu dil grubunda kelime kökleri bir ya da birden çok hecelidir ve kök -genellikle- kelime başındadır. Kökler sabittir. Kelime türetme ve çekim eklerle yapılır. İç ek yoktur. Ek sırası ve ünlüleri bellidir. Kelimelerinde cinsiyet farkı yoktur. Eklemeli diller, ön eklemeli diller ve son eklemeli diller olarak ikiye ayrılır. Türkçemiz bu yapı grubunda, sondan eklemeli bir dildir. Ural-Altay dilleri bu gruptandır.

    Çekimli Diller: Bu diller genellikle ön, iç ve son ekler alabilen, kelimeleri çekime girdiğinde kökü tanınmaz hale gelebilen bir yapıya sahiptir. Örneğin bu grupta yer alan dillerden Arapçada ktb= 'yazmak' kökünden kâtib (yazan), mektûb ( yazılan), katbûn(yazma), mekâtib ( mektepler ) ...gibi kelimeler türetilebilir. Kelime kökünü ve o kökün türevlerinin ne olabileceğini bilmeden kelimenin anlamını kavramak mümkün değildir. Aynı dil grubuna örnek olarak verilebilecek Hint- Avrupa dillerinden bazılarında ise kelimenin zamanlara göre çekiminde birbiriyle ilgisi olmayan kelimeler ortaya çıkar. Örneğin Fransızca'daki aller ( gitmek) fiilinin geniş zamanının tekil şahıs çekimi je vais/ tu vas / il va'dır. İngilizce'de aynı fiil üç ayrı zamanda üç farklı kelimeye döner; go / went /gone, Almanca'da da durum aynıdır; gehen/ gegangen / ging. Bu değişikliklerin yanında bir de yardımcı fiiller, kelimelerdeki erillik -dişilik-cinssizlik gibi durumlar kelimenin biçimini değiştirmekte öğrenimi epeyce zorlaştırmaktadır. Bu dil grubuna Hint-Avrupa dilleri ve Sami dilleri girer.

    Tek Heceli Diller: Bu gruba giren dillerde kelimeler, cümleler tek hecelerden oluşur. Kelimelerinde çekim yoktur.Çok zengin bir vurgu sistemine sahip olan bu dil grubunda bu özellik sebebiyle yazı işaretleri de oldukça karmaşıktır. Bazen bir kelimenin yirmiden fazla vurguya sahip olması, her hecenin yerinin değişmesi sonucunda ifade ettiği anlamın da değişmesi bu dillerin öğrenilmesini de zorlaştırır.

    Örneğin Çince'de Wo bu pa ta cümlesi Türkçe " Ben, değil korkmak sen " ( Ben senden korkmam ) anlamına gelir. Oysa aynı cümle, hece vurgularını değiştirerek ; "Sen benden korkmazsın", Ben senden korkarım", "Sen benden korkarsın", "Benden korkacak değilsin", "Senden korkacak değilim" gibi pek çok anlamı ifade eder duruma getirilebilir. Ta hecesinin cümledeki yeri ve vurgusunun değişmesiyle kelime; büyük, büyüklük, pek büyük, büyütmek gibi mânâları da kazanır. Çin -Tibet dilleri bu gruptandır.

    Dil Farklılaşması

    Yazı Dili, Konuşma Dili ( Lehçe, Şive, Ağız )
    Bir dilin konuşma ve yazı dili olmak üzere iki yönü vardır. Yazı dili eserlerde, kitaplarda, yazışmalarda kullanılan ve kültürü devam ettiren medeniyet dilidir. Ona edebî dil veya ortak dil de denir.

    Konuşma dili ise günlük hayatta kullanılan canlı bir dildir. Sözlü ifade/ konuşma dili, vurgular ve ses tonuna bağlı olarak değişiklik gösterebilir. Konuşma dilindeki bölgesel farklılıklardan ağızlar ortaya çıkar.

    Ayrıca dil; coğrafî, tarihî, sosyal ve başka sebeplerle de farklılıklar gösterip ana dilden ayrılabilir. Bu ayrılık yazı diline de tesir ederek şiveleri ve lehçeleri ortaya çıkarır.
    İşte çeşitli sebeplerle ortaya çıkan dildeki bu değişikliklere, ağız, şive, lehçe denir.
    Ağız: Bir dilin konuşma dilindeki farklı söyleniş biçimleridir. Yazı diline bu farklı özellik yansımaz, yansımaması lazımdır. Bu farklılıklar mahallîdir. Karadeniz ağzı, İç Anadolu ağzı...gibi.
    Şive: Bir dilin ses ve şekil ayrılığına dayanan yazı ve konuşma şeklidir. Bir dilin bilinen tarihte bilinen sebeplerle ( tarihî, coğrafî, sosyal...) farklı özellikler göstermesine şive denir.

    Türkçenin değişik şiveleri vardır. Azeri şivesi, Özbek şivesi, Kazak şivesi, Türkmen şivesi, Tatar şivesi, Uygur şivesi, Kırgız şivesi, Başkurt şivesi...gibi.

    Lehçe:

    Bir dilin, ses ve şekil ayrılığından da ileri giderek kelime ayrılığına varan özelliğidir. Lehçe bir dilin bilinmeyen tarihte bilinmeyen sebeplerle farklılıklar göstermesine denir. Türkçenin üç lehçesi vardır: Yakutça, Çuvaşça, Halaçça.

    Bunlardan başka ortak dilin içinde konuşma dili olarak var olan, hemen hemen bütün dünya dillerinde de varlığını hissettiren özel konuşma biçimi diyebileceğimiz. "argo"dan bahsetmek gerekir. Argo sosyal şartlar neticesinde ortaya çıkan, özel konuşma biçimidir. Edebî dilin içinde yeri yoktur, argoya itibar edilmemelidir. Argo bir dil kusurudur.
    Argo Fransızca L'argot kelimesinden alınarak dilimizde kullanılan bu kelime, genel ve ortak (edeb&#238 dilin dışında bir toplumdaki küçük grupların kelimelere yükledikleri özel anlamlardan oluşan grup dilidir.

    Türkçe sözlükte, ikinci anlam olarak verilen; serserilerin dili, külhanbeylerin dili gibi anlamlar da argoyu bir yönüyle tanımlamaktadır.

    Öğrenci argosu, şoför argosu, külhanbeyi argosu...gibi pek çok çeşidi olan bu özel konuşma dili üzerinde çeşitli araştırmalar yapılmaktadır. Başlangıçta iyi niyetli olarak bir grup içerisindeki kullanılan, kelime ve kavramların gizli ifadesi şeklinde ortaya çıkan bu konuşma dili, zamanla mizah ve müstehcenliği ağır basan bir dil hâlini almıştır. Ne yazık ki ortak dilin normal olarak kullanılabilecek pek çok fiilini ve ismini de kendi alanına çeken bu özel dil, gittikçe kullanımı yaygınlaşan bir hâl almaktadır.

    Argonun kapalı bir grup dili olma özelliğini yitirip genel dil içinde alabildiğine yaygınlaşması yüzünden genel dilin kullanım alanı gittikçe daralmaktadır. Günümüzde argo kullanımı, şaka- alay- hakaret- küfür kavramları arasındaki çizgileri ortadan kaldırmıştır.

    Türkiye Türkçesinin yazı dili, ( Ortak dili, Edebî dili ) "İstanbul Türkçesi'dir. Çünkü İstanbul, asırlardan beri medeniyet, kültür, sanat merkezi olmuştur. Şairler, edipler, düşünürler hep orada yetişmiş ve topluma yön vermişlerdir. Matbuat hayatı orada doğmuş, kültür hayatı orada gelişmiştir.
    Yazılı belgelere dayalı olarak yeryüzündeki diller incelendiğinde, bugüne kadar dünyada 2796 dil konuşulduğu tespit edilmiştir. Ancak bunların 120 kadarının devlet dili, bunlardan da 10 kadarının uygarlık dili seviyesine ulaştığı ifade edilmiştir.

  4. #4
    Member izmirsat's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    Sep 2006
    Bölge
    izmir
    yaş
    39
    Mesajlar
    1,555

    Varsayılan Konu: --- * ÖDEV DEPO/bilgi bankası * ---

    YEŞiLAY CEMiYETi

    5 Mart 1920'den beri milletimize hizmet eden Yesilay Cemiyeti'nin 54. Dönem büyük kongresi Pazar günü yapildi. Seçimler neticesinde yurdun muhtelif yerlerinden Yesilay'i hiç bir zümre ve partiye maletmeden politika üstü tutan Genel Baskan Selahattin Kaptanagasi ve arkadaslarini tekrar seçtiler.

    Sayin Baskan ve seçilen diger idarecileri tebrik ederken bu vesile ile Yesilay'in çalisma sahasi ve dertlerinden bir miktar bahsedelim...
    Milletçe son manzaramiz sudur;

    Içkili söferlerin sebep oldugu trafik kazalari, sarhos insanlarin isledigi cinayetler, alkolik ve içki müptelasi vatandaslar yüzünden dogan aile dramlari, içkinin yolaçtigi akil hastaliklari, sakat dogan çocuklar... bu manzara ile binlerce çatinin çökmesi; öksüzler, yetimler, dullar, cemiyete küsmüsler, tamamen sönmüs ocaklar... ve bunlarin gerisinde bir sisi tuzak; Biradan saraba kadar içki ve uyusturucu maddeler!

    Öbür taraftan bunca kazaya, cinayete,cinnete ragmen alkolün hala seller gibi akmasi.. Su rakamlara bakiniz; Türkiye'de 1979 yilinda 48 milyon litre raki, 11 milyon litre saraf içilmistir. Bu miktarlar bir önceki seneye göre %40 artisi ifade etmektedir. Raki ve sarabin biraz hafifi olan biranin ise bir karis çocuktan kirsaçli ihtiyara kadar nasil dehset verici bir yayginlikla içildigi gözler önündedir.

    Yesilay'in raporundan ögrendigimize göre yalniz Istanbul'da cinayetlerin % 40 'i içki yüzünden islenmektedir.Gene Istanbul'da kaza yapan veya süpheli görülen söförlerin yapilan muayenelerinde % 65'inin alkollül oldugu ortaya çikmaktadir. Ayrica yurdumuzda 1979 yilinda 26 milyar liralik tütün içilmistir.

    Toplumu süratle dejenere eden bu alkol felaketi ile Yesilay kendi dar imkanlariyla mücadeleye kendi çalismaktadir. Fakat, Yesilay kendi dar imkanlariyla mücadeleye çalismaktadir. Fakat, Yesilayin devlesen tehlikenin tek basina üstesinden gelmesi mümkün degildir. Devletin ve bilhassa Milli Egitim, Saglik hatta Tekel Bakanliklarinin bu kuruma yardimci olmalari milli bir borçtur. Maliye Bakanligi'nin her yil bütçeden belli mikdarda tahsisat ayirmasi isin ehemmiyeti geregidir.

    Bundan baska TRT'nin haftanin bir günü Yesilay'la elele vererek "Yesilay Saati" programi yapmasi ve vatandaslarimizi filmler, tiyatro oyunlari ve konusmalarla uyarmasi lazimdir.
    Özendirici yayinlarin, çoklugu karsi tedbirlerin alinmamasi sebebi ile alkol ve uyusturucu maddeler aliskanligi cemiyetimizi içten içe oymaktadir. Gidisat iyi degildir. Bu sebeple tek basina her türlü imkansizligi gögüsleyerek alkol ve bütün uyusturucu maddelerle mücadele veren Yesilay'i sadece devlet, bakanliklar, kurumlar degil, vatandaslarimiz da maddeten desteklemelidir.

    Kim kendi çocugunun da yarin bir eroinman olmayacagini garanti edebilir?

  5. #5
    Member izmirsat's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    Sep 2006
    Bölge
    izmir
    yaş
    39
    Mesajlar
    1,555

    Varsayılan Konu: --- * ÖDEV DEPO/bilgi bankası * ---

    Yeşilay Haftası

    İçki,sigara ve uyuşturucu maddeler insanın sağlına zararlıdır.Bu maddeleri kullanma alışkanlığı edinmiş insanların aileleri yoksullaşır ve parçalanır.Sigara ve alkollü içkiler,uyuşturucu maddeler sağlığımızın düşmanıdır.Vücudumuza girerek sinirlerimizi uyuşturur,Beynimizin çalışmasını engeller.Sonuçta sorumsuz davranışlar yapmamıza neden olurlar.Hem kendimize hem de çevremize karşı yanlış davranışlar göstermemize neden olurlar.

    Sağlığımıza zararlı olan bu maddeleri kullanmamalıyız.Kullanmaya özenen kişiler varsa onlar uyarmalıyız.Zararlarını anlatmalıyız.

    Yurdumuzda içki,sigara ve uyuşturucu kullanımını önlemek amacıyla "Yeşilay"kurulmuştur.Yeşilay görevlileri,insanları kötü alışkanlıklar konusunda eğitip bilinçlendirmektir.Yeşilay ın bu savaşında başarılı olabilmesi için bizlerden de destek görmesi gerekir.İşte bu amaçlarla 1 - 7 mart tarihleri arasında "Yeşilay haftası" düzenlenmiştir.

    Hafta boyunca okullarda içki konusunda konuşmalar yapılır.Öğrencilere içkinin zararları anlatılır.Radyo,televizyon,dergi ve gazetelerde bu konuda yayınlar yapılır.İçki ve uyuşturucu alışkanlığının zararları açıklanır.İçkinin zararları hakkında aydınlatıcı bilgiler verilir.Hafta süresince Yeşilay görevlileri de çalışmala-rını hızlandırır.

    Hiçbir zaman içki ve sigara içmeyelim,özenmeyelim,kullananlara engel olmaya çalışalım.

    GÜZEL SÖZLER

    • İçki güldürür, süründürür, öldürür.
    • İçki sağlığın düşmanıdır.
    • İçki kötülükler doğurur.
    • İçki aile bütçesini eritir.
    • İçki sinir ve sindirim sistemlerini bozar.
    • Alkol almak, gönüllü çılgınlıktır.

    YEŞİLAY HAFTASI
    ( 1 – 7 Mart )
    Yurdumuzda alkollü içki ve uyuşturucu madde kullanmaya karşı olanlar 5 Mart 1920 tarihinde Hilâli Ahdar Derneğini kurdular. Hilâl – ay , ahdar – yeşil anlamındadır. Hilâli Ahdar, daha sonra Yeşilay adını aldı. Yeşilay Derneğinin kuruluş tarihini içine alan 1 – 7 Mart arası ülkemizde Yeşilay Haftası olarak kutlanır. Yeşilay Haftasında alkollü içkilerin, uyuşturucuların topluma, aileye, bireye zararları anlatılır.
    Uyuşturucu denilince esrar, afyon, kokain, LSD gibi uyuşturma özelliği olan maddeler akla gelir. Alkollü içkiler ise içildiğinde insanı sarhoş eden her tür içkilerdir. Alkollü içki veya uyuşturucu alanlar önce rahatlık, baş dönmesi duyar, sonra sarhoş olurlar. Sarhoşlar doğru düşünüp doğru karar veremezler. Kolay suç işlerler, içkili iken araç sürenler taşıt kazalarına neden olurlar. Alkollü içkiler, uyuşturucular insanda zamanla alışkanlık yaratır. Alkol almayı alışkanlık haline getirenlere alkolik denir. Alkolikler kazançlarını içkiye verirler. Çevrelerini rahatsız ederler. Bu yüzden alkolikler toplum içinde sevilmezler, sayılmazlar. İçki ve uyuşturucu kullanımı aile düzenini bozar.
    Uyuşturucu ve alkollü içkiler sağlığa da zararlıdır. Vücudumuzda önemli görevler yapan beyin, mide, kalp, akciğer gibi organlar içki ve uyuşturucudan etkilenir. Ülser, siroz, felç gibi hastalıkların nedeni uyuşturucu ve alkollü içkilerdir.
    Sigara : Toplumumuzda kullanımı yaygın olan bir keyif maddesidir. Sigara iştahı keser, sindirimi güçleştirir, dişleri sarartır, ülsere sebep olur. Akciğerde bronşları doldurur, öksürmeye yol açar. Sigaranın kansere de neden olduğu ileri sürülüyor.
    Ülkemizde uyuşturucu maddelerin yapımı, satışı, kullanılması, taşınması, bulundurulması yasaktır. Bu yasağa uymayanlar suç işlemiş olur. Suç işleyenlere ağır hapis cezaları uygulanır.
    Uyuşturucu maddelerin bir bölümü ilaç yapımında kullanılır. Bu amaçla bazı uyuşturucu maddelerin hükümet belirli koşullarla izin verir.
    Topluma, aileye, bireye zararlı olan içki ve uyuşturucuların kullanımını eğitim yoluyla engellemek için kurulan Yeşilay Derneği'nin simgesi; beyaz üstünde yeşil bir aydır. Yeşilay Derneği Genel Merkezi, Yeşilay adlı aylık bir dergi yayınlıyor. Bu dergi düzenli olarak alkollü içkilerin, uyuşturucuların, sigaranın topluma ve sağlığa olan zararlarıyla ilgili yayın yapıyor.
    Yeşilay Haftası boyunca öğrendiklerimizi yaşam boyu uygulayalım. Kötülükle-rin anası olan uyuşturucu ve alkollü içkilerden uzak duralım.

    YEŞİLAY
    Geldi yine bak Yeşilay Haftası
    İçki düşmanlarının yüzü güldü.
    Dolup boşalırken bu şerbet tası,
    İnsanların yüzlerine kan geldi.

    İçki yerine süt ayran içmeli,
    Bol bol üzüm,elma,armut yemeli,
    Bunlar sağlık kaynağı bilinmeli,
    Süt içenlerin tümüne can geldi.

    İçki evleri temelinden yıkar,
    İnsanları birbirine düşman eder,
    Kişi bilincini yok edip gider,
    Bol meyve yiyenlere dermen geldi.
    Etem ÜTÜK

    YEŞİLAY
    Yeşil bir ay bembeyaz.
    Bayrağının tek süsü.
    Sağlığımız,canımız,
    Yeşilay' ın ülküsü.

    Korumaya çalışır,
    Yurttaşları içkiden,
    İnsanlıktan sıyrılır,
    Çünkü sarhoş bir beden.

    Vatanını sevenler,
    Korumalı milleti.
    Ocakları söndüren
    İçki , kumar illeti.
    İ.Hakkı Talas

  6. #6
    Member izmirsat's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    Sep 2006
    Bölge
    izmir
    yaş
    39
    Mesajlar
    1,555

    Varsayılan Konu: --- * ÖDEV DEPO/bilgi bankası * ---

    Yön Bulma

    Dünya üzerinde bulunduğumuz yeri harita ve aletler kullanarak belirliyebiliriz.Bulunduğumuz noktadan diğer bir noktaya giderken, yürüdüğümüz yönü rota olarak adlandırırız.İki nokta arasında birçok engeller,tepeler,ormanlar,göller ve nehirler yer alabilir.Önemli olan bir yerden diğerine giderken, saydığımız bu engelleri aşarken rota dediğimiz yönümüzü kaybetmememizdir.Yapılan araştırmalarda bir kişi bilmediği bir arazide hareket ediyorsa bir müddet sonra yön duygusunu kaybettiği görülmektedir.Yürüyüş sırasında, yaşamlarında sağ ayağını kullanan insanların kuvvetli olan bu ayakları ile sola göre daha uzun adım attıkları görülmektedir.Bu nedenle düz bir doğru üzerinde yürüdüklerini zanneden kişilerin rotalarından sola doğru saptıkları ve zaman içinde sola doğru çok geniş bir yay çizdikleri görülmektedir.Sonuçta umdukları yere ulaşamadıkları gibi nerede olduklarını bilememektedirler.Son yıllarda ülkemizde doğada etkinlik gösteren kişilerin sayısı artmıştır.Bu sayı artışı beraberinde kazaları ve kaybolma olaylarını getirmektedir.Yön saptama çok kesin ve net bir hadisedir.Doğada yürüyen bir kişi net olarak nerede olduğunu bilmeli veya kaybolduğunu kabul etmelidir.
    Pusula ve şimdi öğreneceğimiz yöntemlerle yeryüzeyinde ancak yön saptaması yapılabilir. Yani ancak istenen rotada yürümek mümkün olabilir.Yeryüzü üzerinde nerede olduğumuz sorusunun cevabı farklı aletler gerektirir.Bu aletlerden elde ettiğimiz sonuç ile enlem ve boylamımızı derece,dakika ve saniye cinsinden öğrenebiliriz.Bu bilgi ancak bir haritaya aktarıldıktan sonra o anki haritadaki yerimizi bilebiliriz.
    Sonuç olarak doğada yönümüzü belirlemeden önce kabaca nerede olduğumuzu bilmek zorundayız.Ancak bundan sonra nereye gideceğimizi düşünüp sonra yönümüzümü saptamalıyız.

    Yön Saptama Yöntemleri
    Pusula Yardımı İle
    Yönümüzü en kolay pusula yardımı ile saptıyabiliriz.Pusula ibresinin koyu renkli ucu manyetik kuzeyi gösterir.Kuzeyinin nerede olduğunu belirledikten sonra,hangi yöne gidecek isek o yönde yer alan bir cismi (örneğin ağaç,iri kayalar gibi)hedef alıp oraya kadar gitmek ve o noktada gitmek istediğimiz yönde yeni bir cisim saptamak gerekir.Bu yöntemle mümkün olduğu kadar düz bir çizgide yol alınabilir.
    Doğada gidilecek yön için belirli cisim ve işaretleri hedef alıp yürüyün.
    Kutup Yıldızı İle
    Dünyamızın kutup noktalarından geçen hayali eksen çizgisi kutup yıldızının çok yakınından geçmektedir.Bu nedenle geceleyin yıldızlar ve gezegenler hareket halinde iken(dünyanın kendi etrafında dönüşünden dolayı)kutup yıldızı sabit kalır.Doğada herhangi bir yıldızı hedef alıp yürür iseniz,yıldızın hareketinden dolayı düz bir çizgide yürüyemezsiniz.
    Dünyanın dönüşünden ötürü kutup yıldızı çevresinde diğer yıldızların dönüşü."Görüntü fotoğraf filminin uzun pozlandırılması ile elde edilmiş.(Corbis.com)"
    Bu nedenle gökyüzünde yanlızca kutup yıldızını bularak onun kuzeyi gösterdiğini bilerek,amaçladığınız yönde yürüyebilirsiniz.Kutup yıldızını bulmak için belirgin bazı yıldız guruplarını bilmek zorundasınız.(Bu bilgiler kuzey yarım küresinde geçerlidir)
    Büyük Ayı yıldız gurubu 7 yıldızdan oluşur.Görünümü eğik duran kahve cezvesine benzer.Sapın karşısında yer alan kenarın uzunluğunu 5 le çarptığımızda ve kenar yönünde kutup yıldızını buluruz.Kutup yıldızını doğru bulduğumuzdan emin olmak için yan yatmış ve beş yıldızdan oluşan bir W harfine benzeyen Cassiopeia yıldız gurubunu kullanırız.Büyük W nun ortasındaki yıldız, kutup yıldızı doğrultusundadır.(Lütfen çizimleri inceleyiniz)
    Büyük Ayı Yıldız Gurubu
    Cassiopeia Yıldız Gurubu
    US Army FM 21-76 da Kutup Yıldızının Bulunması

    Güneş İle Yön Bulma
    Parlak güneşli bir günde bir sopa ve gölgesi yardımı ile yön tayini yapılabilir.Sopanın gölgesi işaretlenir.Bir süre sonra yer değiştiren gölge ucu tekrar işaretlenir.Bu iki işareti birleştiren çizgiye dik doğru S - N eksenidir.Birinci işareti sola ve ikinci işareti sağınıza aldığınızda yüzünüz kuzeye bakmaktadır.



    Saat Yardımı İle Yön Tayini
    Güneşli bir günde bileğimizdeki saat yardımı ile yön tayin edebiliriz.Saatin akrebi güneşe döndürülür.Saatin 12 rakkamı ile akrebin oluşturduğu açının açı ortayı Güney-Kuzey Hattıdır.Güneş tarafı güney yönüdür.

  7. #7
    Member izmirsat's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    Sep 2006
    Bölge
    izmir
    yaş
    39
    Mesajlar
    1,555

    Varsayılan Konu: --- * ÖDEV DEPO/bilgi bankası * ---

    YUNUS EMRE VE GERÇEK HAYATI
    1.YUNUS EMRE’NİN YAŞADIĞI DEVİRDE ORTA ASYA VE ANADOLUDAKİ GENEL DURUM:


    Anadolu Selçuklu devletinin zamanla zayıflaması, özellikle Kösedağ savaşında Moğollar’ a yenilmesi Anadolu’daki Moğol felaketinin başlangıcı olmuştur. 1260 yılından sonra zayıflayan otorite kuramayan Anadolu Selçuklu Devleti’nin yerine Moğol egemenliği hüküm sürmeye başlamış, ancak Moğollar da her tarafta askeri üstünlük sağlayamamış, gönderilen Moğol güçleri merkezlerini tanımayarak isyan etmiş ve bağımsızlıklarını ilan etme gibi girişimlerde bulunmuşlardır. Bunun nedeni olarak o devir her iki yerde; gerek Anadolu gerekse Orta Asya’da karışıklar ve belirsizlikler hakim durumdaydı. Çünkü Yunus Emre’nin yaşadığı zaman olan (12.asrın sonları ve 13 asrın başları) Anadolu’da; Selçukluların dağılması ve beyliklerin otaya çıkmasıyla ortada tam bir kargaşalık vardı. Kısmen Anadolu’ya Moğollar hakimdi. Bu durum Karamanoğulları’ nın bağımsızlık ilan etmesine sebep olmuştur. Ve Karamanoğulları Beyliği 1256 yılında bir Kolonizatör Türkmen dervişi olan Nure Sofi’ nin oğlu olan Kerimüddin KARAMAN önderliğinde kurulmuştur. Diğer taraftan Orta Asya’da da yine Moğollar her tarafı yıkıp döküyorlardı. Özellikle bu devirlerde Anadolu’da bir iç isyanın çıkmamasında ve Moğolların onca istilalarına ve baskınlarına rağmen ayakta durmalarında başta Yunus Emre olmak üzere Anadolu’da bulunan birçok Türk dervişinin Alp-Erenlerinin ve Türkiye mutasavvıfların tesiri büyüktür. Bu bakımdan tekke ve dergahta bulunan dervişler ve onların erlerine büyük görevler düşüyordu. Çünkü Anadolu'da devlet otoritesi iyice zayıflamış ve Moğollar gibi dış güçlere karşı her zaman hazırlıklı ve moralli olmak gerekiyordu. Bunu da Yunus Emre gibi dervişler ve Erenler sağlıyordu. Orta Asya’da durum bundan farklı değildi. Hoca Ahmet Yesevi bir taraftan Orta Asya’ da durumu düzeltmeye çalışırken diğer taraftan yetiştirdiği yüzlerce Türkiye Mutasavvıflarını Anadolu'ya gönderiyor ve Anadolu'nun Müslümanlaşmasını sağlıyordu. 12. asırda başlayan bu İslamlaştırma hareketi gerek Selçuklu gerekse Osmanlı devletinin Anadolu’da yerleşmesi bakımından büyük kolaylık sağlamış bir çok yöre kılıçsız ve kalkansız birden İslam’ı kabul etmişlerdir. Bu konuda en büyük görevi tartışılmaz bir şekilde bir çok ilim adamımızın da belirttiği gibi kolonizatör Türkiye dervişleri üstlenmişlerdir. Anadolu’nun Müslümanlaşmasında daha Türkler Malazgirt savaşından önce Anadolu’ya ayak basmamışken ve Anadolu bir Rum diyarı iken Orta Asya’da bulunan Hoca Ahmet Yesevinin telkinleriyle burulara gelen ve burada aileleriyle yerleşen geldikleri yöreleri Müslümanlaştıran Alp-Erenler yani Türk dervişleridir.


    2. YUNUS EMRE’NİN HAYATI VE YAŞADIĞI YER :


    Anadolu Moğol istilasıyla ezilmiş, çökmüş bir vücut halinde idi. Kılıçla kargının son şakırtılarının şimşeklendiği bedbaht bir iklimde kuvvet son sözünün söylemiş gibi görünüyordu. Böyle bir beldede bir güneşin doğması bekleniyordu. Bu beldenin üç asırlık gerçek sahipleri bekleniyordu. Ve beklene gün gelmiş, Yeşildere vadisinin kenarında bulunan Aşıklar Öreni’nde yepyeni bir ses yepyeni bir soluk dünya’ya teşrif etmek üzere idi. Hoca Ahmet Yesevi’nin irşatları ve Anadolu'ya Alp erenler göndermesi ve buranın Müslümanlaştırılması faaliyetlerinin bir sonucu olarak Horasan’dan buraya göç eden Türkemen Dervişi olan İsmail Hacı’ya Allah bir torun daha nasip ediyordu. Yıl: H38/M:1240. Ve nefesiyle, sözüyle tüm çağları aşacak olan bir çocuk dünyaya geliyordu. Bu ıssız vadide. Bu çocuk farklı mı idi ne? Anadolu’nun üstünü kaplayan o kapkaranlık bulutlar birden dağılmış ortaya yepyeni pırıl pırıl, berrak berrak bir gökyüzü çıkıvermişti.
    “Ben yürürem yane yane. Aşk boyadı beni kane
    Ne akılem ne divane, gel gör beni aşk neyledi.”
    diyordu bu çocuk. “sevelim sevilelim bu dünyaya kalmaz” diyordu... Önemli olan sevmektir diyordu. Bu çocuk. Adını da yıllardır bir balığın karnında kalan ve sonra ortaya peygamber olarak çıkan Yunus Peygamber’den alıyordu. Adı Yunus idi. Yunus Emre... soyadı ise Sevgi, Dostluk ve Gönül idi..

    Yunus Emre’nin dedesi İsmail Hacı Horasan’dan Anadolu’ya göç etmiş ve Karaman oğullarından halen Karaman’a 29 km. uzaklıkta bulunan eski yerde geniş bir arazi satın aldığını Başbakanlık arşivlerindeki Yavuz Sultan Selim İl yazıcı defterinden öğreniyoruz. Bulunan belgedeki isimler az değişikle halen günümüzde kullanmaktadır. Karaman oğulları beyliğini seçmelerinde onlarla olan akrabalık bağlarının bulunmasından kaynaklanmaktadır. İsmail Hacı topluluğu Horasan’dan gelip Larende’ nin 29 km doğusunda, şu anda Yeşildere Kasabası sınırları içerisinde bulunan vadiye yerleştikten sonra burada bir zaviye kurdu. (1) Yunus Emre İsmail Hacının torunudur ve Karaman’da H38/M:1240 yılında dünyaya gelmiştir. Doğum ve vefat tarihlerin tam olarak bilinmemekle birlikte bu tarihler tahmini olarak yazdığı kitap olan Risüaletünnushıyye’ den çıkarılmaktadır (2) Buradan şu sonuç ortaya çıkıyor. Yunus Emre’nin dedeleri bu bölgeye göç etmişler ve bu bölgede sürekli kalmak için geniş arazi satın almışlardır. Bu kadar geniş arazileri olan bir zatın Hacı Bektaşi kapısına gidip buğday istemesi biraz düşündürücüdür. Ki daha sonraları Yunus Emre bizzat kendisinin Karamanoğlu Mehmet Bey’den eski adı Yerce olan bir köyden arazi satın almıştır. Bu aldıkları arazilerde zaviyeler kurmuş olan Yunus Emre aynı zamanda buradan elde ettiği gelirlerle her gün yüzlerce muhtaca yardım etmiştir. Daha sonraları gerek kendi köyü olan Karye-i Yunus Emre’de gerekse Karaman’da kiriş haneleri ve vakıflar zaviyeler kurmaya devam etmiştir. Bu arada ortaya atılan ve kaynağı sadece birtakım menkıbelere dayanan ve ilmi hiçbir belgeye dayanmayan bir iddia vardı ki o da Yunus Emre’nin Hacı Bektaşi-ı Veliye buğday istemesi için gitmiş olma iddiasıdır. Bu iddia tamamen bin hurafedir ve asırlardır Anadolu’da yaygın olan efsanevari söylentilerden başkası değildir. Çünkü bu iddianın asılsız olduğunu tarih otoritelerinin hepsi kabul ediyor. Kaldı ki Yunus Emre zaten dönümlerce araziye sahip olan bir vadide yerleşmiş ve yanında işçileri ve dervişleri olan varlıklı bir şeyhtir. Yunus Emre Bektaşi değildir, şiirlerinde Bektaşilik ve Hacı Bektaşi-i Veliden de bahsetmemiştir. Demek oluyor ki her ne kadar Yunus Emre çeşitli İslam diyarlarını gezmiş ise bile bu onun oralarda bulunduğu veya mezarını oralarda olduğunun bir delili olamaz. Zaten Anadolu’da onlarca şeyhlik veya müridlik yapan Yunus Emre veya Yunus adında zatlar vardır. Şu anda tarihçilerin kesin gözüyle baktığı iki yer vardı. Bunlardan bincisi Eskişehir’de bulunan Sarıköy'de ki mezar diğeri ise Karaman’da bulunan Yunus Emre camisinin yanında buluna türbedir. Karaman’daki mezara türbe diyorum, çünkü diğer mezarın değil Yunus Emre büyük zatlarla hiç alakası yoktur. Cumhuriyetten sonra Sarıköy’de bir mezar açılmış ve içinden bir sürü cesetler çıkmış ve içlerinden en büyük kafa tasını alarak bu Yunus Emre’nindir denilerek onun için bir abide yaptırılmıştır. Bunun hiç ilmi dayanağı yoktur. Elde bulunan belgeler ise Yunus Emir Bey’ine ve Emrullah Yunus Sami tekkesine ait belgelerdir (3) Bu arada Konya Valiliğinden Yunus Emre’nin Karaman’da olduğuna dair pek çok rapor gelmesine rağmen bu durum kamuoyundan gizlenmiştir. Bütün bu olanlardan sonra anlaşılıyor ki YUNUS EMRE KARAMAN’LIDIR VE MEZARI KARAMAN’DA BULUNMAKTADIR. Zira Osmanlı devleti zamanında bile Yunus Emre’nin mezarının Karaman’da olduğuna dair belgeler ve deliller mevcut ve o zamanlar aksini söyleyen bir kimse yoktu. Çünkü herkes Yunus Emre’nin Karaman’da olduğunu biliyordu. Bu yüzdendir ki Osmanlı Devleti kayıtları Yunus Emre’nin hep Karaman’da olduğunu tasdik ederler. Sözde Sarıköy’de ki Yunus Emre mezarlığı sonradan yapılmış ve içine görgü şahitlerinin bile inanmadığı birtakım hileler karıştırılmıştır. Yunus Emre‘nine mezarı diye açılan mezarda bir sürü cesetleri görenler orada tutulan tutanağı bile imzalamamışlardır. Bu birtakım kimselerin sırf Yunus Emre’yi Eskişehirli yapmak istemelerinden kaynaklanmaktadır. Şurası da bir gerçek ki Sarıköy’deki yatan zatın ismi bile Yunus Emre değildir. Yunus Emir Beydir. Öte taraftan yine tarih araştırmacıları Yunus Emre’nin tahsilini Konya’da yaptığını ve kendisinden 35-40 yaş büyük olan Mevlana’dan ders aldığını belirtiyorlar. Bu durum ister istemez Yunus Emre’nin Karaman’da bulunduğunu kuvvetlendiriyor. Zaten Yunus Emre bu durumu şiirlerinde: “Mevlana hüdavendigar bize nazar kılalı, anın görklü nazarı gönlümüz aynasıdır....Mevlana meclisinde saz ile işret oldu, Arif maniye daldı, çok biledir ferişteh” diye belirtir. Ama bir kere Hacı Bektaşi Veliden bahsetmez. Osmanlı Devletinin aşağı yukarı her tarafını gezen ünlü Türk Seyyahı Evliya Çelebi 1648 yılında Karaman’a gelmiş camileri ve türbeleri gezmiştir.İşte Evliya Çelebi burada Yunus Emre’den de bahsetmiş ve şöyle demiştir:”Kirişçi Baba Camiinde, Yunus Emre hazretlerinin mezarı bulunmaktadır. vs.
    Bu arada diğer bir belge var ki hayli ilgi çekicidir. Halen Başbakanlık arşivi 18304 numarada kayıtlı bulunan bu belge; özetle Yunus Emre’nin türbesinin aydınlatılması için ödenek ayrılması hakkında 1235 tarihinde yazılmıştır. Nihayetinde biz tarihçi olmadığımız için sonuç olarak derlediğimiz ve kaynağını da gösterebileceğimiz bilgileri aşağıda sunuyoruz:


    a) Yunus Emre’nin ataları Horasan’dan gelmişler ve başlarında dedesi İsmail Hacı vardır.
    b) Yunus Emre’nin Karamanlı olduğunu gösteren belgelerin hemen hepsi resmi ve sağlam belgelerdir. Bu belgeler Osmanlı Devleti zamanında sıkı bir şekilde korunmuş ve mühür ile mühürlenmiştir.
    c) Yunus Emre’nin Karamanlı olduğuna dair ilk bilgiler diğerlerinin aksine Osmanlı Devleti belgelerinden gelmektedir. Ama Yunus Emre’nin başka yerlerde bulunduğuna dair hiçbir resmi ve sağlam kaynak yoktur. Bilakis Yunus Emre’nin Karamanlı olduğuna dair sağlam kaynaklar halen mevcuttur. Ve bizzat kendi ismi geçmektedir. Osmanlı Devletinde Yunus Emre’nin mezarını yeri olarak hep Karaman gösterilmiş ve bu türbenin giderleri için ödenek bile sağlanmıştır.
    d) Başta Mevlana olmak üzere Yunus Emre ile defalarca görüşmüşler ve onun bir Türk olduğunu ona Türkmen Kocası demişler ve Karamanoğulları sarayında sözü geçen bir zattır.
    e) Yunus Emre çevredeki bütün Türkmenlerin özellikle de Şehzadelerin de şeyhidir.
    f) Aynı zamanda varlıklı bir şeyh olan Yunus Emre vakıflar ve zaviyeler kurarak bölgenin sosyal yönden kalkınmasın sağlamış ve diğer kolonizatör Türk dervişleri gibi Moğolların saldırıları karşısında milleti örgütlemişler ve onlara manevi destek olarak morallerini yüksek tutmuşlardır.
    g) Belgelerde geçen yer ve köy isimleri halen mevcuttur. Ve hepsi Karaman’ın birer köyü veya kasabasıdır.
    h) Bütün bunlardan tek bir sonuç çıkıyor: YUNUS EMRE KARAMAN’LIDIR VE MEZARI KARAMAN’DA BULUNMAKTADIR..

  8. #8
    Member izmirsat's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    Sep 2006
    Bölge
    izmir
    yaş
    39
    Mesajlar
    1,555

    Varsayılan Konu: --- * ÖDEV DEPO/bilgi bankası * ---

    YURTDIŞINA GİDİŞ TERCİHLERİ

    Ulusal ve uluslararası göç olgusu tarih boyunca toplumların ve bireylerin yaşamını
    ekonomik, siyasal, kültürel, sosyal ve psikolojik bakımdan çok yönlü ve karmaşık bir
    biçimde etkilemiştir

    Göç olayı, yalnızca son 40-50 yıllık süreyi içeren bir geçmişe sahip değildir. Ulusal
    sınırı aşan yabancı insangücünün kullanılması olayı yüzyıllarca geriye giden bir
    geçmişe sahiptir. Örneğin, Afrika'dan 15 milyonu aşkın köle, işgücü olarak 15., 16., 17.
    ve 18. Yüzyılda Güney ve Kuzey Amerika'ya gönderilerek orada çalıştırılmıştır. 19.
    Yüzyılda, önce bazı Avrupa ülkelerinden Kuzey Amerika'ya ve aynı yüzyılın sonlarında
    özellikle, Doğu ve Güney Avrupa'nın bazı ülkelerinden daha çok Polonya, Rusya ve
    İtalya'dan Almanya'ya önemli ölçüde insan gücü transferi olmuştur. 1870'lerden itibaren
    İngiltere ve Fransa'dan sonra gerçekleşen sanayi devriminin bir sonucu olarak Batı
    Avrupa ülkeleri tarafından artan oranda işçi alımına gidilmiştir. Alman sanayisinin
    1914'lerde hızlı bir şekilde tırmanışa geçmesinde iki milyona yaklaşan yabancı işçinin
    önemli rolü olmuştur

    1950'lerden itibaren Batı Avrupa ülkelerine gereksinim oranında insangücü alımı
    özellikle bu ülkeleri çevreleyen Güney Avrupa ülkelerinden ve İngiltere, Fransa,
    Hollanda ve Belçika'nın eski sömürgeleri olan Uzak Asya ve Afrika ülkelerinden
    yapılmıştır. İkinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan ve büyük zararlar gören Almanya,
    yeniden kendini onarabilmek ve hem de üstün rekabet gücüne sahip olup dünya
    pazarlarına açılabilmek için 1954 yılında başlayarak, sırasıyla Yunanistan, İspanya,
    Portekiz, Türkiye, Yugoslavya ve Tunus gibi ülkelerden hareketli, genç, ucuz ve sağlam
    insangücü transferi yapmıştır.

    Bu göçün temel nedeni, hızla endüstrileşen bölgelerde ortaya çıkan işgücü ihtiyacı ile
    ekonomik güçlükler içinde bulunan bölgelerde sosyal ve ekonomik yaşam koşullarının
    iyileştirilmesi ihtiyacından kaynaklanmıştır.
    Yine bu görüşe göre, yabancı ülkelere giden işçilerin kendi ülkelerinin ekonomisine
    katkıları ülkelerine döndükten sonra da devam edecektir. Abadan-Unat (1975), “Dış
    ülkelerden dönecek olan, dış ülkelerde iken yetişme olanağı bulan, hiç değilse bir sanayi
    ekonomisine katılmış olan işçilerin ülke ekonomisinin gelişmesinde etkin bir biçimde
    rol alacaklarını” belirtmektedir (Akt: Erdoğan 1988:8). Yine bu yaklaşıma göre, yurt
    dışına giden işçilerin, çalıştığı ülkede mesleki ve teknik alanda bilgi ve becerisini
    geliştirecekleri ve ülkesine dönerek ülkesinin ekonomik kalkınmasına katkıda
    bulunacakları savunulmaktadır

  9. #9
    Member izmirsat's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    Sep 2006
    Bölge
    izmir
    yaş
    39
    Mesajlar
    1,555

    Varsayılan Konu: --- * ÖDEV DEPO/bilgi bankası * ---

    Seyirlik Türk Oyunları
    Karagöz
    Gölge oyunu olan Karagöz, karanlıkta beyaz bir perdenin arkasında yakılan ışıkla, deriden kesilmiş ve renklendirilmiş insan ve hayvan tasvirlerinin perdeye aksetmesi şeklinde oynatılmaktadır.
    Karagöz, deve veya manda derisinden yapılan tasvir adı verilen insan, hayvan veya eşya şekillerinin çubuklar yardımıyla arkadan verilen ışıkla beyaz perde üzerinde hareket ettirilmesi esasına dayanan gölge oyunudur. Oyun adını, baş kişisi olan Karagöz'den almaktadır.
    Geleneksel Türk tiyatrosunun önemli türlerinden biri olan Karagöz, Perde Oyunu, Gölge Oyunu, Hayal Oyunu gibi isimlerle de anılmıştır. Tasvirlere hareketle anlatım kazandıran ve ses veren kişi aynı kişidir.
    Yavuz Sultan Selim çağının güvenilir yazılı kaynaklarına göre gölge oyunu XVI. asırda Türkiye'ye Mısır’dan gelmiştir. XVII. asırda teknik ve muhtevada millî özelliklere bürünerek Karagöz adını almıştır. Bu oyunun iki önemli kişisinden biri olan Karagöz açık sözlü sade bir halk adamıdır. Hacivat ise, okumuş, dalkavukluğa yatkın, çıkarını bilen bir kişidir. Bunların dışında konulara göre rol alan yardımcı tipler vardır.
    Karagöz oyunlarında çoğunlukla toplum yaşayışının ve kişilerin aksak yanları işlenmekte ve güldürü havası içinde sergilenmektedir. İstanbul Türkçesinin dışındaki farklı şivelerle, taklit ve yanlış anlamalarla güldürü unsuru sağlanmaktadır.
    Gölge oyununun kaynağı Güneydoğu Asya ülkeleri olarak kabul edilir. Türkiye'ye gelişi hakkında ise değişik görüşler vardır. Bunlardan birisi Orta Asya'da "kor kolçak", "çadır hayal" olarak bilinen oyunların gölge oyunu olduğu ve oradan göçlerle Anadolu'ya getirildiği görüşüdür. Diğer görüşe göre 1517 yılında Mısır'ı alan Yavuz Sultan Selim'in Türkiye'ye getirdiği gölge oyunu sanatçıları yolu ile girdiğidir.
    18. yüzyıldan itibaren kesin biçimini alan Karagöz, halkın en sevilen eğlence türlerinden biri olmuştur. Karagöz, tek sanatçının yeteneğine bağlı olarak oynatılır. Perdedeki tasvirlerin hareket ettirilmesi, değişik tiplerin seslendirilmesi, şive ve taklitlerin hepsi bir sanatçı tarafından yapılır.
    Karagöz'de işlenen konular komik öğelerle verilir. Çifte anlamlar, abartmalar, söz oyunları, ağız taklitleri belli başlı güldürü öğeleridir.
    Hacivat'ın semai söyleyerek perdeye geldiği, perde gazelini okuduktan sonra Karagöz'ü çağırdığı ve Karagöz’le Hacivat'ın kavga ettikleri giriş bölümüne “mukaddime” denir. Bu bölümde Hacivat'ın söylediği perde gazelinde oyunun bir öğrenme aracı ve gerçeklerin göstergesi olduğu belirtilerek felsefî ve tasavvufî anlamı vurgulanır.
    Muhavere bölümünde, bu oyunun baş kişileri olan Karagöz ve Hacivat arasında geçen salt söze dayanan olaylar dizisinden sıyrılmış somutlaştırılmış ikili konuşma yer alır. Muhavere tekerleme biçiminde de olabilir. Bu bölümde Karagöz ve Hacivat'ın kişilik özellikleri ve yaratılış açısından birbirlerine karşıt özellikleri vurgulanır. Muhavereler oyunla ilgili olabildiği gibi, ilgisiz de olabilir. Bunun yanı sıra çifte Karagözlü muhavere, gelgeç muhaveresi ve ara muhavere çeşitleri de vardır.
    Asıl hikâyenin anlatıldığı, diğer tiplerin perdeye geldiği bölüme fasıl adı verilir. Oyun buradaki konuya göre isim alır. Faslın sonunda oyuncular bir biçimde perdeden ayrılır. Hacivat ve Karagöz kalır.
    Oyunun sonunun seyirciden, yapılan hatalar için özür dilenip bir sonraki oyunun duyurusu yapılır ve oyun sona erer. Karagöz'de hiciv ve taşlama vardır. Bu taşlamalar mizahi bir üslûpla devlet yöneticilerine kadar uzanmıştır.
    Oyunun baş kişileri Karagöz ve Hacivat'tır. Karagöz halkın ahlâk ve sağduyusunun temsilcisidir. Özü sözü birdir. Hacivat ise medrese eğitimi görmüş, kaypak, düzene uyan birisidir. Diğer tipleri Tuzsuz Çelebi, Matiz, Beberuhi, Arnavut, Yahudi, Çerkez, Kürt, Laz, Tiryaki, Zenneler vb. oluşturur.
    Karagöz, saray tarafından ilgi görmüş ve desteklenmiştir. Yapılan şenliklerde, şehzadelerin sünnet düğünlerinde Karagöz gösterilerine yer verilmiştir.
    Karagöz özellikle İstanbul merkezli Osmanlı kültürüyle bütünleşmiştir. İstanbul'un yaşamını Karagöz oyunlarında görmek mümkündür. Ağalık, Büyük Evlenme, Kayık ve Tahmis bunlardan bazılarıdır. Ferhat ile Şirin, Balıkçı, Cazular, Kanlı Nigâr, Leylâ ile Mecnun, Ters Evlenme, Tahir ile Zühre, Yalova Sefası, Karagöz'ün Yazıcılığı, Karagöz'ün Âşıklığı, Karagöz'ün Hekimliği vb. Karagöz'ün bilinen diğer oyunlarıdır.
    Karagöz'ün Tekniği
    Karagöz'ün oynatıldığı beyaz perdeye "ayna" adı verilir. Perdeler önceleri 2 x 2,5 m iken sonraları 110 x 80 m ebadında yapılmaya başlamıştır. İç tarafta perdenin altında kurulmuş "peş tahtası" vardır. Oyunda bunun dışında zil, tef, kamış, nareke (düdük), perdeyi aydınlatacak kandil veya ampul vardır. Bunlar peş tahtası üzerinde bulunur. Oyunda kullanılan tasvirler 32-40 cm büyüklüğünde olup genellikle manda, sığır ve deve derisinden yapılır. Deriler özel bir yöntem ile şeffaf hâle getirilir. Daha sonra "nevregân" adı verilen ucu keskin bıçaklarla işlenir. Parçalar birbirine kiriş veya katküt adı verilen iplerle bağlanır. Daha sonra tasvirler çini mürekkebi veya kök boya ile boyanır.
    Osmanlı döneminin en önemli eğlence türlerinden olan Karagöz, Ramazanlarda, sünnet düğünlerinde, şenliklerde, kahvehanelerde ve bahçelerde oynatılmaktaydı. Dönemin toplumsal olaylarını eleştirel bir gözle konu edinen Karagöz'ün yaygın olarak İstanbul'da oynatıldığı bilinmektedir. Anadolu'nun diğer kentlerine ise turneye giden sanatçılar aracılığı ile yayılmıştır.
    Günümüzde ülkemizi tanıtıcı sanatların başında gelen Karagöz turistik otel ve restoranlarda oynatılmaktadır. Daha çok televizyon aracılığı ile seyirciye ulaşmaktadır.
    Sınırlı sayıdaki sanatçı tarafından güç koşullar altında yaşatılmaya çalışılan Karagöz sanatı ile ilgili çalışmalar Uluslararası Kukla ve Gölge Oyunu Birliği (UNIMA) Türkiye Millî Merkezi Başkanlığı ve Kültür Bakanlığı'nca yürütülmektedir.
    Kukla
    Kukla oyunu Orta Asya'dan itibaren biliniyordu. Bu oyun 18. asırda "kukla" adı ile anılmaya başlamışsa da daha önceki asırlarda bebek anlamında Türkçe "kavurcuk" kelimesi ile tanınıyordu. Ayrıca Türk kelime hazinesinde kukla oyununa bağlı pek çok kelime ve deyim bulunmaktadır. Kukla oyunlarında İslâmiyet’ten sonra tasavvufî yorum ve bilgiler yer almış, Tanrı-kâinat bağlantısı anlatılmaya çalışılmıştır.
    Batı kuklasının Türkiye'ye gelmesiyle iskemle kuklası, ipli kukla denilen türler Türk kültür hayatına girmiştir. Bu dönemde Emin ve Cemil Mehmet Bey gibi Türk kuklacıları şöhret kazanmıştır. XIX. asırda sokaklarda, bahçelerde oynatılan kuklaların yanı sıra İstanbul'un başlıca eğlence yeri olan Direklerarası'nda kukla temsili veren tiyatrolar da kurulmuştur.
    Türkçe bebek anlamına gelen ve bugün Anadolu'da yaşayan korçak, kudurcuk, kaburcuk, koğurcak, kaurcak, lubet, vb. gibi isimlerle yaşayan kukla, seyirlik oyunların en eskilerindendir. "Korkolçak", "çadır hayal" (ipli kukla) adı ile yaşayan kukla, Orta Asya’da da aynı isimle yaşatılmakta ve Orta Asya'dan getirildiği sanılmaktadır.
    Birçok Türk boyunda kendine özgü basit teknik içinde görülen ve 17. yy.dan beri Türkiye'de şehirlerde kukla adı ile bilinen oyun Anadolu'da köylüler arasında "bebek, çömce gelin, karaçör" gibi isimlerle yaygındır. Konusu günlük yaşamdan ve edebî hikâyelerden alan kukla bir hareket ve hacim oyunudur. 14. yy.dan bu yana oynatıldığı bilinmektedir. Bu oyunun baş kahramanı İbiş ve İhtiyar’dır. İbiş kurnaz ve hazır cevaptır. İhtiyar ise varlıklı bir kişidir.
    Ülkemizde ipli kukla, el kuklası, araba kuklası, iskemle kuklası gibi türlerle bilinen kukla sanatı 19. yy. sonlarında önemini kaybetmeye başlamıştır. Cumhuriyet döneminde sınırlı sayıda sanatçı yaşatmaya çalışmıştır. Günümüzde ise İhsan Dizdar, Selim Başeğmez, M. Tahir İkiler, Haluk Yüce ve Duygu Tansı bu sanatı sürdürmektedirler.
    Meddah
    Geleneksel tiyatro içinde yer alan Meddah, gerçekte bir anlatım türü olmakla beraber söyleşmeli, taklitli kişileştirmeli bölümleri sebebiyle dramatik türlerden sayılmaktadır. Meddah hikâyelerinde rol alan bütün kişileri, hikâyeyi anlatan ve meddah adıyla anılan tek kişi canlandırırdı. Önceleri tarihî ve dinî konuları nakleden meddahlar, sonraları günlük hayattan alınan kesitleri komik bir üslûpla nakletme yoluna yönelmişlerdir.
    Hikâye anlatmak olan meddahlık taklit yapma sanatıdır. Perdesi, sahnesi, dekoru, kostümü bir sanatkârda toplanmış bir temaşadır.
    Meddah bir sandalyeye oturarak dinleyicilerine hikâyeler anlatır. Meddahın anlatışını, günlük yaşamdaki olaylar, masallar, destanlar, hikâyeler ve efsaneler oluşturur.
    Meddahın aksesuarını bir mendil ile bir sopa (baston) oluşturur. Genellikle güldürücü, ahlâkî ve edebi sonuç çıkarılacak hikâyelerine klişeleşmiş "râvıyân-ı ahbar ve nâkılân-ı âsar ve muhaddisân-ı ruzigâr şöyle rivayet ederler ki" şeklinde söz başı ile başlar, daha sonra kahramanları sayıp hikâyesini anlatır. Meddah hikâyenin kahramanlarını kendi yöresinin dili ve şiveleri ile konuşturan insandır.
    Meddah çok oyunculu bir tiyatro eserinin tek sanatçısı, oyuncusu konumundadır. Okumanın gelişmediği, dinlemenin rağbet gördüğü zamanlarda Osmanlı sarayında şehirlerde, kasabalarda, ramazan gecelerinde, sünnet düğünlerinde, kahvehanelerde bu sanatı sürdürürdü. Bu sanatın günümüzdeki uzantısı stand-up yapan showmenlerdir.
    Köy Seyirlik Oyunu
    Köy Seyirlik Oyunları veya Köy Tiyatrosu adıyla anılan ve kırsal kesimde geleneğe bağlı belirli günlerde ve düğün, bayram gibi törenlerde sahneye konan oyunların kaynakları tarih öncesi devirlere ait ritüellere ve yaşama süreci içindeki günlük hayat sahnelerine dayanır.
    Köy tiyatrosu özel bir sahneye ve kostümlere sahip değildir. Sahne kostümler makyaj malzemeleri, dekorlar, kırsal kesimin tabiî yaşama imkânları çerçevesi içinde sağlanmaktadır. Oyuncular amatördür, oyunculardan kabiliyetli olan rejisörlük görevini de üstlenmektedir.
    "Köylü Tiyatrosu" adı ile de bilinen köy seyirlik oyunları; düğünlerde, bayramlarda ya da yılın belirli günlerinde köylülerimizin genellikle "oyun yapma", "oyun çıkarma" adı altında bereket bolluk, sağlık ve yeni yılı karşılamak amacıyla oynadığı törensel içerikli oyunlardır.
    Bu oyunlar meydanlarda oynandığı gibi kışın, oda içerisinde de oynanmaktadır. İlkel toplumlardan günümüze değişim göstererek ulaşan bu oyunlar önceleri yaşantının daha verimli olabilmesi için doğaüstü güçlere, tanrılara ya da Tanrı’ya şükran belirten, bilinçli olarak gerçekleştirilen törenlerdir. Çeşitli inanış ve mitlerin kaynaklık ettiği bu oyunlar, eski Anadolu uygarlıklarının, Anadolu toprakları üzerinde yaşayan halkımızın Orta Asya'dan getirdiği kültürel ögeler ve İslâmiyet’i kabulünden sonraki İslâmî ögelerle birleşen bir kültürel sentezin izlerini taşır.
    Seyirlik oyunlar ilkel bir tiyatro örneğidir. Sanat kaygısından çok toplumsal ve dinsel açıdan işlevseldir.
    Seyirlik oyunları günlük yaşamı taklit eden (kalaycı, berber, çift sürme vb.), hayvanları taklit eden (deve, ayı, tilki, kartal vb.), mevsim değişiklikleri, yıl değişimleri için oynanan oyunlar (köse gelin), bolluk ve berekete dönük oynanan oyunlar (saya gezme, koç katımı törenleri, cemal oyunu vb.), yağmur yağdırmak için oynanan oyunlar (çömçe gelin vb.) oluşturur.
    Cemal Oyunu
    Tohumun toprağa atıldığı ilk gün veya hasat sonunda oynanır.
    Koç Katımı
    Hayvan yavrularının, kışın soğuğa ve açlığa dayanıksız oluşlarından dolayı yavrulama zamanlarının kontrol altına alınmasıdır. Bir tür mevsimlik bayram niteliğindedir.
    Deve yüzü, koyun yüzü
    Hayvanın anne karnında tüylenmeye başladığı gün oynanır.
    Tulûat Tiyatrosu
    Orta oyunu ile Batı tiyatrosu karışımı irticalen oynanan kozmopolit bir tiyatro türüdür. Karagöz, orta oyunu, meddah, tulûat tiyatrosu, Osmanlı döneminde İstanbul merkez olmak üzere büyük yerleşim merkezlerinde gelişmiş tiyatro şekilleridir. Daha çok kırsal bölgelerde yaşayanların geçmişten günümüze kadar getirdiği kültür birikiminden kaynaklanan, millî usul, tavır, üslûp ve makam kurallarına dayalı olarak doğan ve halk arasında anonim tarzda yayılan Türk halk müziği millî kaynaklı müzik türüdür.

    Orta Oyunu
    Orta oyunu, kukla ve Karagöz’den farklı olarak oyuncular tarafından oynanır. Orta oyunu Karagöz'ün perdeden yere inmiş şekli gibidir. Muhteva ve anlatım tarzı bakımından Karagöz oyununa çok benzer.
    Orta oyunu, etrafı seyircilerle çevrili yuvarlak veya elips bir alanda oynanır. Oyun başlamadan önce saz ve raks grubu seyircileri eğlendirir. Curcuna adlı bu bölümde değişik kılıklarda oyuncular müzik eşliğinde komiklikler yaparlar. Orta oyununda, Karagöz oyununda olduğu gibi ana karakter vardır. Kavuklu Karagöz'ün, Pişekâr Hacivat'ın karşılığıdır. Curcuna bölümünden sonra Pişekâr sahneye gelir, seyircileri selâmlar, çalgıcılara işaret verir, müzikle beraber sahneye tek tek gelen oyuncuları seyirciye tanıtır. Pişekâr, oyunun hem baş oyuncusu, hem de yöneticisidir. Oyunun süresini seyircinin ilgisine göre uzatır veya kısaltır. Pişekâr içten pazarlıklı ve becerikli; Kavuklu ise açık yürekli, derbeder, beceriksiz bir tiptir. Orta oyununda kadın rollerini kadın kılığına giren erkekler oynarlardı.
    Osmanlı İmparatorluğu'nun geniş sınırları içinde yaşayan farklı etnik grupların şive ve davranış özellikleri orta oyunu içinde canlandırılırdı. Oyunlar yazılı metne dayanmaz, önceden öğrenilen konu irticalen oynanır, kelimelerin iki anlamlı olanları seçilerek güldürü sağlanırdı.
    Karagöz'ün perdeden yere inmiş bir türü olan ortaoyunu 15. yy.dan itibaren gelişmeye başlamış ve dramatik karakterini 19 yy.ın birinci yarısında kazanmıştır. Çevresi seyirciler ile çevrili bir alanda oynandığı için bu ismi almıştır.
    Şehir halk tiyatrosu olan "Orta oyunu"nun belli başlı iki kahramanı Kavuklu ve Pişekâr'dır. Orta oyunu bu iki karakterin arasında geçen söz düellosuna dayanır. Kavuklu cahil görünüp, ahmak geçinen telâşlı, kurnaz neşeli bir halk adamıdır. Pişekâr ise okumuş işgüzar, iyiyi kötüden ayırt eden yaşlı bir kişidir.
    Kavuklu ve Pişekâr dışında Karagöz oyunundaki diğer tipleri: Acem, Karadenizli, Arnavut, Tuzsuz Deli Bekir, Zenneler vb.
    Orta oyununda "Yeni Dünya" adı verilen basit paravana, evi yuvarlak masada dükkânı temsil eder. İki iskemle de dekoru tamamlar.
    Kaynaklar:
    Sevilen, Munittin,Karagöz, MEB Yayınları
    Şener, Sevda, Türk Tiyatrosu, İş Bankası Yayınları
    http://10lineinternetcafe.sitemynet.com/10line/

  10. #10
    Member izmirsat's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    Sep 2006
    Bölge
    izmir
    yaş
    39
    Mesajlar
    1,555

    Varsayılan Konu: --- * ÖDEV DEPO/bilgi bankası * ---

    TÜRKİYE TARİHİ, MOĞOLLAR VE DİĞER TÜRK DEVLETLERİ
    A- TÜRKLERİN ANADOLU’YU YURT EDİNMELERİ


    1- Anadolu’ya Türk akınları:
    Anadolu’ya ilk Türk akınları, 4. yüzyılda Hunlar, 6. yüzyılda Sibirler tarafından yapıldı. Bu akınlar, Anadolu’ya yerleşme amacıyla yapılmamıştır.
    Anadolu’yu yurt edinmek amacıyla gelen ilk Türkler ise Oğuzlardır. Oğuzların Anadolu’ya akınları Çağrı Bey zamanında başlatıldı. Büyük Selçuklu Devleti’nin kurulmasına kadar sürdü. Bu akınlar, keşif yaparak yeni bir yurt arama amacına yönelikti.

    PASİNLER SAVAŞI
    Selçuklu Devleti’nin Sultanı Tuğrul Bey’in komutanlarından Musa Yabgu’nun oğlu Hasan’ın, Bizans kuvvetleri tarafından tuzağa düşürülerek şehit edilmesi üzerine İbrahim Yinal ile Kutalmış Anadolu’ya sefer yapmakla görevlendirildi. Türk ve Bizans ordusu Pasinler ovasında karşılaştı.
    Sonuç:
    • Bizanslılar bozguna uğratıldı
    • Selçukluların Bizans’a karşı kazandığı ilk büyük zaferdir.


    TUĞRUL BEY VE ALPARSLAN ZAMANINDA ANADOLU’YA YAPILAN AKINLAR
    Pasinler Savaşından sonra Anadolu’ya akınlar devam etti. Tuğrul bey zamanında Sivas’a kadar olan yerlerde Bizans’ın savunma gücü kırıldı.
    Alp Arslan Azerbaycan’a geldi. Van şehrini aldı, Gürcistan’ı fethettikten sonra Kars yakınlarındaki Ani kalesini ele geçirdi.
    Selçuklu Türkleri zamanında 1071’e kadar Anadolu’ya yapılan bu akınlar keşif hareketi niteliğindeydi.Bu akınlar Bizans’ın direncini yıpratmış. Türklerin Anadolu’yu yakından tanımalarını sağlamıştır.

    2- Malazgirt Meydan Savaşı(1071)
    Nedenleri:
    • Bizans imparatoru Romanos Diogenes’in , Türklerin akınlarını durdurmak istemesi
    • Türklerin Anadolu’ya yerleşmesine engel olmak istemesidir.
    Sonuçları:
    • Anadolu’nun kapıları Türklere açıldı.Türkler Anadolu’ya yerleşmeye başladılar.
    • Türkiye Tarihinin başlangıcı kabul edildi.
    • Anadolu’da ilk büyük beylikler kuruldu.

    3- Anadolu’da Kurulan İlk Türk Beylikleri
    Anadolu’nun fethine katılan beyler burada aldıkları yerlere yerleştiler ve beylik kurdular. Kurulan bu ilk Türk devletleri, Anadolu’nun Türkleşmesine katkıda bulunmuşlardır.

    DANİŞMENTLİLER (1071-1178)
    Sivas, Tokat, Çorum, Yozgat ve Malatya dolaylarında kurulmuştur. Kurucusu Danişmed Gazi’dir.Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan, Danişmentliler Beyliğine son verdi.


    SALTUKLULAR (1072-1202)
    Anadolu’da kurulan ilk Türk Devleti’dir. Erzurum ve çevresini ele geçiren Ebülkasım tarafından kurulmuştur.Beyliğin en güçlü hükümdarı İzzettin Saltuk oldu. Anadolu Selçuklu devleti Erzurum’u alarak bu beyliğe son verdi.

    MENGÜCEKLİLER (1072-1277)
    Alp Arslan’ın komutanlarından Mengücek Gazi’nin Erzincan ve çevresinde kurmuş olduğu bir beyliktir. Anadolu Selçukluları tarafından yıkılmıştır.

    ARTUKLULAR (1102-1408)
    Selçuklu komutanlarından Artuk Bey’in oğulları tarafından Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da kurulmuştur. Bu beylik üç kola ayrılmıştır.
    • Hasankeyf Artukoğulları: Eyyubiler bu kola son verdiler.
    • Mardin Artukoğulları-Karakoyunlular bu kola son verdiler.
    • Harput Artukoğulları : Anadolu Selçukluları tarafından ortadan kaldırılmıştır.


    B- ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ (1075-1308)
    1- DEVLETİN KURULUŞU

    Devletin kurucusu Süleyman Şah (1015-1086)’ tır.

    Süleyman Şah;
    • Anadolu’yu fethetmekle görevlendirilen Büyük Selçuklu komutanlarındandır.Bizanslıların iç karışıklığından yararlanarak İznik’i aldı ve Anadolu Selçuklu devletini kurdu.
    • Melikşah’ın üzerine gönderdiği Komutan Porsuk’u yendi.
    • Anadolu Selçuklu Devleti’nin sınırlarını Fırat’a kadar genişletti.
    • Suriye Selçuklu sultanı ile yaptığı savaşta yenildi ve öldü.
    I. Kılıç Arslan;
    • Melikşah’ın ölümünden sonra Anadolu’ya geldi ve babasının kurduğu devletin başına geçti.Başkenti İznik’ten Konya’ya taşıdı.
    • Birinci Haçlı Seferleri sırasında Haçlılarla mücadele etti.
    I. Mesut;
    • Bizanslılarla ve II. Haçlı seferleri sırasında Haçlılarla savaştı.
    II. Kılıç Arslan
    • Döneminin en önemli olayı Miryokefalon Savaşıdır.

    MİRYAKEFALON SAVAŞI
    Nedeni: Haçlıların Anadolu’da yarattığı huzursuzluktan yararlanıp Türkleri Anadolu’dan atmak istemeleridir.
    Sonuç:
    • Bizanslılar Türkleri Anadolu’dan atma düşüncesinin hayal olduğunu anladılar.
    • Bu zafer Anadolu’nun Türk yurdu olduğunu ve hep böyle kalacağını kesinleştirdi.





    2- DEVLETİN YÜKSELİŞİ
    I. Gıyaseddin Keyhüsrev ile gelişme dönemi başlar.
    I. Gıyaseddin Keyhüsrev;
    • Antalya Şehrini ele geçirdi.

    I. İzzettin Keykavus
    • Trabzon Rum İmparatorluğu’ndan Sinop’u aldı. Burada bir tersane yaptırdı.

    Alaaddin Keykubat zamanı devletin en parlak dönemidir.Bu dönemde:
    • Anadolu Türk birliği sağlanmış.
    • Alanya fethedilerek burada bir tersane yaptırılmıştır.
    • Celaleddin Harzemşah ile 1230 yılında Yassı Çemen’ de karşılaşılmış ve Harzemşahlar yenilmiştir.

    I. Alaaddin Keykubat zehirlenerek öldürülünce yerine oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev sultan oldu.
    3- ANADOLU SELÇUKLULARI VE HAÇLILAR
    Haçlı Seferlerinin Nedenleri:
    A. Dini nedenler: Hıristiyanların başta Hz. İsa’nın doğum yeri olan kutsal toprakları geri almak istemeleridir.
    B. Ekonomik nedenler: İslam ülkelerine göre fakir olan Avrupalılar zengin İslam ülkelerini ele geçirmek ve rahat etmek istiyorlardı.
    C. Siyasi neden: Selçuklu Türkleri Anadolu’nun büyük bir bölümünü ele geçirmişlerdi Bunun üzerine Bizans İmparatoru Papa’ya başvurarak yardım istemiş, İstanbul Türklerin eline geçerse Avrupa’nın da tehlikeye gireceğini bildirmişti.

    Karadan ve denizden sekiz Haçlı Seferi yapılmıştır. En önemli olanları birinci, üçüncü ve dördüncü olanlarıdır.
    Haçlı Seferlerinin Sonuçları:
    a) Siyasi Sonuçları
    • Avrupa’da derebeylik rejimi zayıfladı. Krallar güçlendi.
    • Anadolu’daki Türk ilerleyişi bir süre durdu.
    b) Dini sonuçlar
    • Avrupa’da din adamlarına ve kiliseye güven sarsıldı.
    c) Ekonomik sonuçlar
    • Akdeniz’de ticaret gelişti. Akdeniz limanları gelişti.
    d) Teknik sonuçlar
    • Haçlı Seferleri sonunda matbaa, pusula, kağıt, barut gibi birçok yenilikler Avrupalılar tarafından öğrenildi.


    4- ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİNİN DAĞILIŞI

    I. Alaaddin Keykubat’ın ölümünden sonra başa geçen sultanlar devleti iyi yönetemediler.
    II. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında Baba İshak adında bir Derviş’in çıkardığı isyan zorla bastırıldı.Zamanında devlet iyice zayıfladı bu dönemde İran’ı alarak Anadolu’ya giren Moğollarla Kösedağ Savaşı (1243) yapıldı.


    Kösedağ Savaşı’nın sonuçları:
    Ø II. Gıyaseddin Keyhüsrev Moğollara karşı yenildi.
    Ø Anadolu birliği bozuldu.
    Ø Anadolu Selçuklu Devleti üstünlüğünü kaybetti. Moğollar Erzincan, Sivas ve Kayseri’ye geldiler.

    II. Mesut’un 1308’de ölmesiyle Anadolu Selçuklu Devleti yıkılmıştır.



    C- ANADOLU TÜRK BEYLİKLERİ
    Anadolu Selçuklu Devletinin Moğol baskısıyla dağılma dönemine girmesiyle sınırlardaki uç beyleri bağımsızlıklarını ilan ettiler.Kurulan bu beyliklerin bazıları şunlardır:

    Karamanoğulları: Konya-Karaman
    Germiyanoğulları: Kütahya-Emet-Tavşanlı
    Aydınoğulları: Aydın-Birgi-İzmir
    Candaroğulları: Kastamonu-Sinop
    Osmanoğulları: Söğüt-Domaniç
    Karesioğulları: Balıkesir-Çanakkale
    Hamitoğulları: Isparta-Burdur, Eğirdir-Antalya
    Menteşeoğulları: Muğla
    Ramazanoğulları: Adana’nın batısı ve İçel
    Saruhanğulları: Manisa-Menemen ve Turgutlu
    Dülkadiroğulları: Adana-Maraş-Elbistan
    Eretna Devleti: Erzurum-Erzincan, Sivas ve Tokat

    Beyliklerin ortak özellikleri:
    § Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılması ve Moğol egemenliğinin Anadolu’da sona ermesiyle kurulmuştur.
    § Yıldırım Beyazıt döneminde bir çoğu Osmanlı egemenliğine girmiş. Ancak Ankara Savaşından sonra tekrar kurulmuşlardır.
    § Bu beyliklerin, yasal parçalanmaya neden olmalarına rağmen Anadolu’da Türk kültür ve uygarlığına olumlu katkıları olmuş Anadolu’nun Türkleşmesine ve bulundukları yörelerin bayındır hale gelmesi için çalışmıştır.

    D- ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ VE BEYLİKLER DÖNEMİNDE TÜRK DENİZCİLİĞİ

    Türk denizcilik tarihinde ilk donanma Çaka Bey tarafından oluşturuldu.
    Anadolu Selçuklu Devleti döneminde Antalya, Alanya ve Snop’ta tersaneler kuruldu.
    Anadolu Beylikleri döneminde Aydın, Menteşe, Karesi, Saruhan, Hamitoğulları, Candaroğulları beylikleri donanma kurmuşlardır.






    E- ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ VE BEYLİKLER DÖNEMİNDE KÜLTÜR VE UYGARLIK

    DEVLET YÖNETİMİ:
    Devletin başında Sultan ünvanı verilen bir hükümdar bulunurdu. Devlet ve ülke hükümdar ailesini ortak malı sayılırdı. Devlet işleri Divan denen kurulda görüşülürdü. Divana vezir başkanlık yapardı.
    Ülke eyalet adı verilen bölümlere ayrılmıştı.Eyaletleri hükümdar ailesinden olan Melikler yönetirdi. Eyaletlerde askerlik işlerine Subaşılar , adalet işlerine Kadılar bakardı.

    ORDU VE DONANMA
    Anadolu Selçuklularda ordu, sultanın şahsına ait askerler (hassa ordusu) Türkmenler ve ikta
    sahiplerinin besledikleri askerlerden oluşurdu.Anadolu Selçukluları donanmaya önem verdiler. Akdeniz ve Karadeniz kıyılarında tersaneler kuruldu. Oluşturulan donanma ile hem deniz ticareti geliştirildi hem de kıyıların güvenliği sağlandı.

    SOSYAL VE EKONOMİK HAYAT
    Türklerin Anadolu’yu yurt edinmeleriyle burada her bakımdan gelişmeler oldu.
    Halk şehirli, köylü ve göçebe olmak üzere üçe ayrılıyordu.
    Şehirlerde ticaretle uğraşanlar tarafından kurulan Ahi teşkilatları vardı. Bu teşkilatın içinde zanaatkarların iş kollarına göre Loncaları olurdu. Ahi teşkilatı şehirlerin güvenliğini sağlar yönetimde etkili olurdu.
    Ticaret yolları güvenceye alındı.Kervansaraylar yaptırıldı.
    Anadolu Selçuklularında topraklar, devlet malı olarak kabul edilir ve “Miri arazi” olarak adlandırıldı.
    Miri arazi; Has, ikta, mülk ve vakıf arazi olarak ayrıldı.

    YAZI, DİL VE EDEBİYAT
    Anadolu Selçuklu Devleti döneminde halkın Türkçe konuşmasına karşı bilim dili Arapça’ydı. Edebiyat ve devletin resmi dili Farsça idi.
    Karamanoğlu Mehmet bey Anadolu Selçuklu Devleti’nin veziri olduğu sırada devletin resmi dilinin Türkçe olduğunu ilan etti.
    Mevlana Celaleddin Rumi, yunus Emre ve Hacı Bektaş Veli’nin Türk düşünce ve edebiyat hayatında önemli yerleri vardır.

    BİLİM VE SANAT
    Anadolu Selçuklu sultanları bilim adamlarına, yazar ve şairlere çok değer verirlerdi. Medreselerde dini bilgilerin yanında matematik, tıp, felsefe ve gökbilimiyle ilgili derslerde okutuldu.
    Türkler Anadolu’nun her tarafında saraylar camiler, mescitler, medreseler, imaretler, hastahaneler, kervansaraylar, hamamlar, köprüler, surlar, kaleler ve tersaneler yaptırdılar. Bu eserler çok güzel çiniler, taş ve tahta oymalar, kabartma yazılar ve nakışlarla süslendi. Halıcılık ve maden işçiliğinde de ileri gitmişlerdi.

    F- MOĞOLLAR VE DİĞER TÜRK DEVLETLERİ

    1- MOĞOLLAR
    Moğol devleti Cengiz Han tarafından kurulmuştur(1196). Moğolistan’da kurulan bu devletin başkenti Karakum’du.
    Cengiz Han’ın ölümünden sonra imparatorluk; Kubilay hanlığı, Altınorda Devleti, Çağatay Devleti ve ilhanlılar olmak üzere dörde ayrıldı.

    2- ALTINORDA DEVLETİ
    Altınorda Devleti , Moğol İmparatorluğunun parçalanmasından sonra Karadeniz’in kuzeydoğusunda kuruldu(1227). Devletin kurucusu Batu Han başkenti Saray şehriydi.
    Timur’un arka arkaya yapmış olduğu seferler bu ülkenin gücünü yitirmesine neden oldu. Altınorda Devleti’nin topraklarında , Kırım, Kazan, Özbek ve Sibir Hanlıkları ortaya çıktı.

    3- TİMUR DEVLETİ
    Devletin kurucusu Timur’dur. Belh şehrinde emir ilan edildi(1369).
    Timur doğuda Hindistan’dan batıda Anadolu’ya güneyde Basra Körfezi’nden kuzeyde Ukrayna’ya kadar uzanan ülkelere egemen oldu. Osmanlı Devleti Padişahı Yıldırım Beyazıt’la yaptığı Ankara savaşını kazandı. Ölümünden kurduğu devlet parçalanarak küçük beyliklere ayrıldı. Özbekler, 1507 yılında Timur hanedanının hakimiyetine son verdiler.

    4- BABÜR DEVLETİ
    Kuzey Hindistan ile Afganistan’da kurulan bir Türk devletidir.Devletin kurucusu olan Babür Timur ailesindendir.
    Babür devletinin bir diğer ünlü hükümdarı olan Şah Cihan Agra’da dünyanın en güzel anıtlarından biri olan Taç Mahal’i yaptırdı.Babür devleti Hindistan’ı sömürge haline getiren İngilizler tarafından yıkıldı.(1858)

    5- AKKOYUNLULAR
    Devlet 15 y.y.’da Doğu Anadolu’da Kara Yülük Osman Bey tarafından kuruldu. Akkoyunlu hükümdarlarından uzun Hasan Otlukbeli Savaşında Osmanlı Padişahı Fatih’e yenildi.
    Uzun Hasan’ın ölümünden sonra ülke zayıf düştü. Şah İsmail , Tebriz’i alarak bu ülkeye son verdi.

    6- KARAKOYUNLULAR
    Oğuz boyundan olan Karakoyunlular 14. yüzyılın ikinci yarısında Erzurum’dan Musul’a kadar olan bölgede bir Türk devleti kurdular. Kurucusu Bayram Hoca’dır.
    Akkoyunlular, Tebriz’i alarak bu devleti yıktılar (1469).


    G- MOĞOLLAR VE DİĞER TÜRK DEVLETLERİNDE KÜLTÜR VE UYGARLIK

    DEVLET YÖNETİMİ
    • Moğollar devlet yönetiminde Uygur Türklerine görev verdiler. Moğol Devleti’nin başında çok geniş yetkilere sahip bir hükümdar bulunurdu.Devlet Cengiz Han’ın koyduğu yasalara göre yönetilirdi.
    • Moğollarda hükümdarın başkanlığında toplanan devlet işlerinin görüşülüp karara bağlandığı bir kurultay bulunurdu.
    • Moğollar askerlik teşkilatında Türklerden öğrendikleri onlu sistemi esas almışlardır.
    • Altın Orda Devleti’nde yönetim anlayışı Moğollardaki gibidir.
    • Timur, hükümdarda bulunması gereken bütün yetkilere sahipti.Emir ünvanını kullanıyordu. Yönetimde hem Cengiz yasaları uygulanıyor hemde Türk töresine bağlı hareket ediliyordu.
    • Timur’un ordusunda fillerden yararlanılıyordu.
    DİN VE İNANIŞ
    Moğollarda birden çok din ve inanç anlayışı olduğu bilinmektedir. Totemizm , Şamanizm, Budizm ve Hıristiyanlık bunlar arsındaydı.
    Altın Orda Devleti zamanında Berke Han İslamiyet’i kabul etti.

    SOSYAL VE EKONOMİK YAŞAM
    Moğolların göçebe bir yaşam tarzı vardı.Daha sonraları sanat ve ticaretle de uğraştılar.
    Moğollarda sosyal yapı dört gruptan oluşuyordu.Bunlar; han ailesi, noyanlar, askerler, halk ve köleler olarak sıralanırdı.
    Timur Devleti zamanında tarıma önem verildi. Kanallar açıldı.

    YAZI DİL VE EDEBİYAT
    Moğollar Uygur alfabesini kullandılar. Dönemin en ünlü eseri “Moğolların Gizli Tarihi”dir.
    Çağatay edebiyatının en ünlü temsilcisi Ali Şir Nevai, Türk dilinin Farsça’dan daha zengin olduğunu anlatmak için Muhakemetü’l-Lügateyn adlı eseri yazmıştır.
    Babür Şah , Babürname adlı eseri yazmıştır.

    BİLİM VE SANAT
    Altın Orda Devleti zamanında tıp konusunda çalışmalar yapılmıştır.
    Babür Devleti zamanında mimari gelişmiş, Taç Mahal adlı türbe Şah Cihan tarafından eşi için yapılmıştır.

  11. #11
    Member izmirsat's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    Sep 2006
    Bölge
    izmir
    yaş
    39
    Mesajlar
    1,555

    Varsayılan Konu: --- * ÖDEV DEPO/bilgi bankası * ---

    TÜRKİYE
    Asya ve Avrupa kıtaları arasında köprü konumunda olan Türkiye, Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan boğazları, Orta Asya, Kafkasya ve Ortadoğu’daki doğal enerji kaynaklarının kesiştiği noktadaki jeopolitik konumuyla bütün dünyanın dikkatini çekmektedir.
    Geçmişte Osmanlı devleti, bugün de Türkiye, bu jeopolitik ve jeostratejik konumundan dolayı çeşitli entrikaların çevrildiği bir alan olmuştur. Osmanlı devletini parçalayarak tarih sahnesinden silmek isteyen sömürgeci devletler, bu entrikalarında yüzlerce yıldır Türklerle dostça yaşayan Ermenileri kullanmışlardır.
    Osmanlı-Rus Harbi'nden (1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı) önce bir Ermeni meselesi yoktur. Bu mesele, Rusya'nın, bazı Türk şehirlerini işgal ettikten sonra, buradaki Ermenileri kendi emellerine alet ederek istiklal amacı ile Babıâli'ye karsı kıskırtmasıyla baslamıstır. Ayastefanos ve Berlin Antlaşmaları' na, Ermenilerin bulunduğu yerlerde ıslahat yapılmasına dair hükümler konulmasından sonra, bu hükümlere dayanılarak, büyük devletlerin Osmanlı Devleti'nin iç islerine müdahalelerde bulunmasıyla Ermeni meselesi ortaya çıkmıştır.
    Aslında Ermeni meselesi, 'Şark Meselesi'nin bir parcasını teşkil etmektedir. Ermeni meselesinin ortaya çıkış sebeplerinin, Osmanlı Devleti toprakları üzerinde yasayan Ermenilerin sosyal, kültürel, ekonomik, idari ve siyasi statülerinden kaynaklanmadığı; bu meselenin temelinde, suni olarak yaratılan ve 'Şark Meselesi' adi ile anılan milletlerarası bir emperyalist stratejinin, güçler dengesi politikasının yattığı bilinmelidir.
    Ermeni meselesinin ortaya çıkışını hazırlayan sebeplerin başında Rusya, İngiltere, Fransa ve Amerika'nın Osmanlı Devleti'ne ve Ermenilere karşı takip ettikleri siyaset gelmektedir.


    19.YÜZYILDA RUSYA VE İZLEDİĞİ POLİTİKA
    Car I. Petro (1682-1725) zamanında kendisini Avrupa'da nüfuzlu bir devlet haline getiren Rusya'nın gözü daima Boğazlarda olmuştur. Balkanlara karşı da aşırı sempatisi olan ve bu ülkeleri ya ele geçirmek veya kendi yönetimine tabi kılmak isteyen Rusya, bu gaye ile Balkan ülkelerinde konsolosluklar kurarak onları Osmanli Devleti'ne karşı teşkilâtlandırmış, böylece Slav-Ortodoks birliğinin ve halkının hamisi rolünü elde etmişti. Bu politikasını tatbik için bölgedeki bütün karışıklıklardan ve bozulan dengelerden istifadeyi de ihmal etmeyen Rusya, 1806'daki Sırp İsyanı'nın 1827'deki Yunan İsyanı'nın ve 1875-1876'daki Bosna-Hersek ile Bulgar ve Sırp isyanlarının çıkarılmasını temin etmiş ve bunların yayılmasını körüklemiştir. Şüphesiz bu isyanların sonunda, kışkırttığı bölgeler namına Osmanli Devleti'nden toprak da edinmek isteyen Rusya'nın bu siyaseti, zaman zaman İngiltere ve Fransa'nın menfaatleri ile çatıştığı için her zaman başarılı olmamıştır.
    Sıcak sulara inmek, Akdeniz ve Orta Doğuda hakim güç olmak emelini, Anadolu topraklarını parçalamakla gerçekleştireceğine inanan Rusya, bu maksatla Ermenilerin çokluk halinde yaşadığı Erzurum-İskenderun Hattı'nı ele geçirmeye teşebbüs etmiştir. Böylece Rusya'nın Osmanli Devleti'ndeki Ermeni kiliseleriyle teması ve Ermeni terör unsurlarını desteklemesi başlamıştır.
    19.YÜZYILDA İNGİLTERE VE FRANSA' NIN
    İZLEDİKLERİ SİYASET POLİTİKALARI
    İngiltere'nin Osmanli Devleti'ne, dolayısıyla da Ermenilere ilgi duyması; sürekli olarak Rusya'nın İngiliz çıkarlarını tehdit eder vaziyette güneye sarkması ve güçlü bir Karadeniz devleti olmasıyla yakından alakalıdır.
    İngiltere'nin, Rusya'nın kendi çıkarlarını tehdit edecek şekilde gelişmesine mani olmak gayesiyle, Osmanli Devleti'ni Rusya'ya kârsa desteklemesi, bilindiği gibi, 1873 yılından, 1877-1878 Osmanli-Rus Savaşı'na kadar sürmüştür. Rusya'nın, Osmanli Devleti'ne karşı tecavüzkar hareketlerine tek basına karşı koyamayacağını ve kendi çıkarlarını gözetemeyeceğini gören İngiltere, böylece Ermeni meselesini fiilen kabul etmiştir. Bu yolda ilk adımı da hemen atmış ve Osmanli hükümetini tehdit ederek, Rusya'ya karşı üs olarak kullanmak üzere Kıbrıs'ı almıştır.
    Diğer taraftan,İngiltere ve Fransa Osmanlı Ermenilerini Protestanlık ve Katolikliğe kazandırmak amacındadır ve bu amaçlar bağlamında, İstanbul'da 1830'da Ermeni Katolik, 1847'de Ermeni Protestan kiliselerini kurdurmuşlardır. Bu ilginin gerisinde esas itibariyle azınlıkları himaye görüntüsü altında Osmanlı Devleti'nin içişlerine müdahale edebilmek ve imparatorluğu parçalamak amacı yatmaktadır.
    AYASTEFANOS VE BERLİN ANLAŞMALARI
    1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı sonunda 3 Mart 1878'de Ayastefanos' ta (şimdiki Yeşilköy) imzalanan Ayastefanos Anlaşması gereğince, Karadağ, Romanya ve Sırbistan egemenliklerini kazanacak, Osmanlı Devleti' ne bağlı bir Bulgaristan Devleti kurulacak; Rusya da Kars, Ardahan, Batum ve Doğubeyazıtı' ı alacaktı. Avrupa Devletleri bu anlaşmayı ağır buldular ve Berlin' de yeniden masa başına oturuldu.
    13 Temmuz 1878 de Türkiye, Rusya, İngiltere, Almanya, Avusturya, Fransa ve İtalya arasında imzalanan bu anlaşma Avrupa siyasi tarihinin önemli dönüm noktalarından biridir. Bu anlaşma ile Osmanlı, Romanya, Sırbistan ve Karadağ Prenslikleri' ni kaybetmiş; Moldavya Rusya'ya, Tesalya Yunanistan' a bırakılmıştır. Ayrıca, Türkiye' nin Doğu Anadolu'da Ermenilerin önemli bir azınlık işgal ettiği illerde, Ermeniler lehine ıslahat yapılmıştır.
    ERMENİ AYAKLANMALARI
    Berlin Antlaşması'nın imzalanmasını izleyen dönemde Ermeni sorunu iki yönde gelişmiştir. Bunlardan ilki, Batılı devletlerin Osmanlı devleti üzerindeki baskı ve müdahaleleri; ikincisi ise, Anadolu, Suriye ve Rumeli'de yaşayan Ermenilerin Anadolu'nun çeşitli yerlerinde, özellikle Doğu Anadolu ve Kilikya'da yeraltında örgütlenmeleri ve silahlanmalarıdır.
    İlk kışkırtmalar Rusya'dan gelmeye başlamış, Rusların bu tutumu İngiliz ve Fransızları Ermenilerle daha çok ilgilenmeye sevk etmiştir. Doğu Anadolu'daki İngiliz Konsolosluklarının sayısı hızla artmış, ayrıca bölgeye çok sayıda Protestan misyonerler gönderilmiştir.
    Bu kışkırtmalar sonucunda Doğu Anadolu'da 1880'den itibaren çeşitli Ermeni komiteleri kurulmaya başlamıştır. Ancak, yerel düzeyde kalan bu komiteler, Osmanlı yönetiminden şikâyeti olmayan, barış ve refah içinde yaşayan Ermeni halkının ilgisini çekmediğinden başarılı olamamıştır.
    Osmanlı Ermenilerini, içeride kurulan komiteler yoluyla devlete karşı harekete geçirmek mümkün olmayınca, bu kez Rus Ermenilerine Osmanlı toprakları dışında komiteler kurdurulması yoluna gidilmiştir. Böylece 1887'de Cenevre'de sosyalist eğilimli, ılımlı militan Hınçak; 1890'da ise Tiflis'te aşırı, terör, isyan, mücadele ve bağımsızlık yanlısı Taşnak Komiteleri ortaya çıkmıştır. Bu komitelere, “Anadolu topraklarının ve Osmanlı Ermenilerinin kurtarılması" hedef olarak gösterilmiştir.
    İstanbul'da örgütlenen ve Avrupa devletlerinin dikkatlerini Ermeni meselesine çekerek Osmanlı Ermenilerini kışkırtmayı hedefleyen Hınçakların başlattığı ayaklanma girişimlerini, aralarında siyasi mücadele başlayan Taşnaklarınki izlemiştir. Bu ayaklanma girişimlerinin ortak özellikleri; Osmanlı ülkesine dışarıdan gelen komitelerce planlanmış ve yönlendirilmiş olmaları ile örgütlenme faaliyetlerinde Anadolu'ya yayılan misyonerlerin büyük katkısının bulunmasıdır.
    İlk isyan 1890'daki Erzurum’da gerçekleşti. Bunu, yine aynı yıl meydana gelen Kumkapı gösterisi, 1892-93'te Kayseri, Yozgat, Çorum ve Merzifon olayları, 1894'te Samsun isyanı, Babıali gösterisi ve Zeytunî isyanı, 1896'da Van isyanı ve Osmanlı Bankası'nın işgali, 1903'te ikinci Samsun isyanı, 1905'te Sultan Abdülhamid'e suikast girişimi ve 1909'da gerçekleşen Adana isyanı izlemiştir.
    1906-1922 yılları arasında Anadolu’da ve Kafkaslarda, 517.955 bin Türk, Ermeniler tarafından katledilmiştir. Sayısı tespit edilemeyenlerle birlikte bu rakam 2 milyonu bulmaktadır.

    1.DÜNYA SAVAŞI SIRASINDA ERMENİ İSYANLARI
    Ermeniler, Türk halkına en büyük zararı, Birinci Dünya Savaşı sırasında giriştikleri katliamlarla vermişlerdir. Bu dönemde Ermeniler; Ruslar hesabına casusluk yapmış, seferberlik gereği yapılan askere alma çağrısına uymaksızın askerden kaçmış, askere gelip silah altına alınanlar ise silahları ile birlikte Rus ordusu saflarına geçerek, "vatana ihanet" suçunu topluca işlemişlerdir.
    Daha seferberliğin başlangıcında, Türk birliklerine karşı saldırıya geçen Ermeni çeteleri, büyük katliamlara girişmiş, Türk köylerine baskınlar düzenlemek suretiyle sivil halka büyük zararlar vermişlerdir. Örneğin Van'ın Zeve Köyünün bütün halkı, kadın, çocuk ve yaşlı demeden, Ermeniler tarafından öldürülmüştür.
    İsyanların Osmanlı kuvvetlerince bastırılması, dünya kamuoyuna propaganda maksatlı olarak "Müslümanlar Hıristiyanları katlediyor" mesajıyla yansıtılmış ve Ermeni sorunu giderek daha geniş çapta bir uluslar arası sorun niteliğine büründürülmüştür. Nitekim, döneme ait İngiliz ve Rus diplomatik temsilciliklerinin raporları, “Ermeni ihtilalcilerin hedefinin karışıklıklar çıkararak Osmanlıların karşılık vermesini ve böylece yabancı ülkelerin duruma müdahalesini sağlamak” olduğunu kaydetmektedir.
    Öte yandan büyük devletlerin diplomatik ve konsolosluk temsilcilikleri Anadolu'nun her köşesine dağılmış Hıristiyan misyonerler ile birlikte, Ermeni propagandasının Batı kamuoyuna iletilmesinde ve benimsetilmesinde büyük rol oynamışlardır.
    24 NİSAN 1915
    Osmanlı hükümeti, Ermenilerin çıkardığı isyan ve yaptığı katliamlar karşısında, Ermeni Patriği, Ermeni milletvekilleri ve Ermeni halkının ileri gelenlerine “Ermenilerin Müslümanları arkadan vurmaya ve katletmeye devam etmeleri halinde gerekli önlemleri alacağını” bildirmiştir. Ancak, olayların durmak yerine giderek yoğunlaşması, savunmasız kalan Türk kadın ve çocuklarına yönelik saldırıların artması ve ordunun bir çok cephede savaş halinde bulunması nedeniyle cephe gerisinin emniyete alınması ihtiyacı doğmuştur.
    Bu nedenle, 24 Nisan 1915 tarihinde Ermeni Komiteleri kapatılarak, yöneticilerinden 2345 kişi devlet aleyhine faaliyette bulunmak suçundan tutuklanmıştır. Tutuklular Ankara ve Çankırı hapishanelerine yollanmıştır. Dışarıdaki Ermenilerin her yıl "Ermeni soykırımının yıldönümü" diye andıkları 24 Nisan, işte bu 2345 komitecinin tutuklandığı tarihtir ve yer değiştirme uygulamasıyla hiç bir şekilde ilgili değildir.
    GÖÇ ETTİRME YASASI
    Ermenilerin binlerce Türk'ün canına mâl olan isyan ve katliamları karşısında bile, Osmanlı Hükümeti'nin ortaya koyduğu sakin ve sağduyulu tavır, belgeleriyle sabittir. Ancak, tedhiş hareketleri bir türlü durmak bilmeyince hükümet, ülkenin çeşitli bölgelerinde yaşayan Ermenileri, savaş bölgelerinden uzak yeni yerleşim merkezlerine götürmek zorunda kalmıştır. Kafkas, İran ve Sina cephelerinin güvenlik hattını oluşturan bölgelerdeki Ermenilerin yerlerinin değiştirilmesi, onları imha etmek değil, devlet güvenliğini sağlamak, onları korumak amacını gütmüştür ve dünyanın en başarılı yer değiştirme uygulamasıdır.

    Her şeyden önce, yer değiştirme kararı bütün Ermenilere uygulanmamıştır. Katolik ve Protestan mezhebinde bulunan Ermenilerin yanı sıra, Osmanlı ordusunda subay ve sıhhiye sınıflarında hizmet gören Ermeniler ile Osmanlı Bankası şubelerinde ve bazı konsolosluklarda çalışan Ermeniler devlete sadık kaldıkları sürece göçe tabi tutulmamışlardır. Öte yandan, hasta, özürlü, sakat ve yaşlılar ile yetim çocuklar ve dul kadınlar da sevke tabi tutulmamış, yetimhaneler ve köylerde koruma altına alınarak ihtiyaçları devletçe, Göçmen Ödeneği'nden karşılanmıştır. Bu tablo, Osmanlı'nın yer değiştirme konusundaki iyi niyetini göstermesi açısından önemlidir.

    27 Mayıs 1915 tarihli yer değiştirme kanunu ve bu kanuna dayalı olarak çıkarılan emirler çerçevesinde; Erzurum, Van ve Bitlis vilâyetlerinden çıkarılan Ermeniler, Musul'un güney kısmı, Zor ve Urfa sancağına; Adana, Halep, Maraş civarından çıkarılan Ermeniler ise Suriye'nin doğu kısmı ile Halep'in doğu ve güneydoğusuna nakledilmişlerdir.

    SOYKIRIM
    Yer değiştirme uygulaması Ermeni çevreleri ve hasım devletlerce "Ermeni katliamı ve soykırımı" olarak adlandırılmış ve Osmanlılara karşı büyük bir propaganda kampanyası başlatılmıştır.
    Oysa soykırım; “ırk, milliyet, etnik ve din farklılıkları nedeniyle insan gruplarının yok edilmesidir. Ermeni iddialarının ve yalanlarının aksine, 1915 yılında Doğu Anadolu bölgesindeki Ermenilerin daha güvenli topraklara göç ettirilmesi uygulaması, Ermenilerin ve cephelerin güvenliğini sağlamaya yönelik bir harekettir ve soykırımla hiç bir ilgisi yoktur. Ermenilerin Doğu Anadolu'da savaş ve göç sırasında kayıplar verdikleri doğrudur. Ancak bu kayıplar, Doğu Anadolu'da yaşanan savaş ve isyanlar nedeniyle asayişin sağlıklı olarak sağlanamaması, araç, yakıt, gıda, ilaç yetersizliği, ağır iklim koşulları ile tifüs gibi salgın hastalıklar nedeniyle meydana gelmiştir. Hiçbir şekilde kasıtlı ve planlı bir katliam söz konusu değildir.
    SONUÇ
    Tarihte olduğu gibi günümüzde de Ermeni toplumu üzerinden siyasi ve ekonomik çıkar sağlamaya çalışan ülkeler bulunmaktadır. Bazı ülkelerde Türkleri ve Türkiye’yi sözde soykırımla suçlayan anıtlar dikilmekte, bazı ülkelerde sözde soykırımı tanımaya yönelik kararlar parlamento gündemlerine getirilmekte, hatta kimi ülke parlamentolarında kabul edilmektedir. Gerçekte tarihçilere bırakılması gereken bu konular, siyasetçilerin elinde çıkar aracı haline dönüştürülmektedir.
    Ermeni sorununun ortaya çıkışından bugüne kadar, katliamı ve katletmeyi meslek edinen Ermeni terörünün amacı; tarihi gerçekleri tamamen görmezlikten gelerek, sözde Ermeni soykırımı iddialarını ve Ermenilerin taleplerini dünya kamuoyuna duyurmaktır. Ulaşmak istediği son ise, "Büyük Ermenistan" rüyasıdır.
    Ermeniler ve destekçileri, Büyük Ermenistan rüyasını gerçekleştirmek amacıyla, Ermenilerin göç ettirilmesini soykırım şeklinde istismar eden “Dört T Planı”nı uygulamaya koymuşlardır. Bu plan, Ermeni iddialarının dünyaya “tanıtılması”nı, Türkiye tarafından “tanınması”nı, Türkiye’den “tazminat” alınmasını ve nihayet “Batı Ermenistan” olarak adlandırılan “toprak” parçasının Türkiye’den koparılmasını amaçlamaktadır.
    Ermeni sorunu, Osmanlı devletini parçalayarak çıkarlarına ulaşmayı amaçlayan ülkelerce ortaya çıkarılmış, bugün ise isimleri değişmekle birlikte aynı çıkar çevrelerinin Türkiye üzerindeki emellerini gerçekleştirmek için sıcak tuttukları temelsiz, yapay ve maksatlı bir sorundur.
    Bu temelsiz iddia ve iftiralarla çıkar elde edenler, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kendi örf-adetlerini ve dinlerini özgürce yaşayan Ermeni asıllı Türk vatandaşları değil; açlıkla karşı karşıya bulunan Ermenistan topraklarından fiziken ve ruhen çok uzakta bulunan diaspora Ermenileri ve oy avcılığı yaparak halkını boş ve tehlikeli emeller uğruna peşinden sürükleyen fırsatçı politikacılardır. Bu fırsatçıların, tarihi gerçekleri hiçe sayarak tamamen politik ve ekonomik çıkarlar amacıyla Türkiye’ye yaptıkları haksızlıklara son verilmelidir.
    Tarihi gerçekleri ve haklı davamızı dünya kamuoyuna anlatmak, her Türk vatandaşının, özellikle de devlet idarecilerimiz, bilim adamlarımız ve basın-yayın organlarımızın vazgeçilmez görevidir. Tarihimizi okuyup, geçmişimizi tüm gerçeklikleriyle bilmek, hem bu asılsız iddialara karşı sessiz kalmamak, hem de bu gibi olaylara karşı tedbirli olmak açısından çok önemlidir.

  12. #12
    Member izmirsat's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    Sep 2006
    Bölge
    izmir
    yaş
    39
    Mesajlar
    1,555

    Varsayılan Konu: --- * ÖDEV DEPO/bilgi bankası * ---

    Türkiye ve Depremler

    Yerküre üzerinde oluşan depremlerin büyüklüğü ve neden oldukları zararlar gözönüne alındığında iki ana deprem kuşağı en çok ilgi çeken bölgelerdir. Bunlardan biri Büyük Okyanusu çevreleyen ve özellikle Japonya üzerinde etkili olan Pasifik Deprem Kuşağı, diğeri ise Cebelitarık’tan Endonezya adalarına uzanan ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu Akdeniz-Himalaya deprem kuşağıdır.

    Türkiye’nin bulunduğu bölgede büyük levhalar arasında küçük birçok levhanın olması, Türkiye’nin büyük bir bölümünün deprem kuşağı içinde yer almasına neden olur.
    Türkiye, üç büyük levhanın etkisi altındadır. Avrasya, Afrika ve Arap levhaları. Anadolu’nun büyük bir kısmının yer aldığı Anadolu levhası, Avrasya levhasının küçük bir bölümüdür.

    Bu levhalar arasındaki etkileşim şöyledir: Afrika levhası, Akdeniz’de Helenik-Kıbrıs Yayı denilen bölgede, Avrasya (veya onun bir parçası olan Anadolu) levhasının altına dalar. Arap levhası ise Kızıldeniz’deki açılma nedeniyle kuzeye doğru hareket eder ve Anadolu levhasını sıkıştırır. Bu sıkıştırma sonucu Bitlis Bindirme Zonu (Bitlis Kenet Kuşağı) oluşmuştur.

    Sıkıştırma halen sürdüğü için, Anadolu levhası kuzey ve güneydeki fay hatları boyunca batıya doğru hareket eder. Anadolu levhasının kuzey sınırı, bir bölümünde 17 Ağustos depreminin oluştuğu Kuzey Anadolu Fayı’dır. Güney sınırını ise, Helenik-Kıbrıs Yayı ile Doğu Anadolu Fayı oluşturur. Arap levhasının sıkıştırması sonucu batıya kayan Anadolu levhasının sınırlarında ve Afrika levhasının Avrasya levhasının altına dalması sonucu Akdeniz’de ve Ege Graben Sistemi içersinde depremler meydana gelir.

    Ancak Arap levhasının sıkıştırması bu bölgelerdeki hareketlenme ile tamamen telafi edilemediği için İç Anadolu ve Doğu Anadolu bölgelerinde de içsel deformasyon nedeniyle depremler olabilmektedir.

  13. #13
    Member izmirsat's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    Sep 2006
    Bölge
    izmir
    yaş
    39
    Mesajlar
    1,555

    Varsayılan Konu: --- * ÖDEV DEPO/bilgi bankası * ---

    TÜRKİYEDE EROZYON


    Dünyada olduğu gibi Türkiye'de de toprak kaybı sürecinin en önemli etkeni erozyondur. Arazi eğimi, iklim, bitki örtüsü ve toprak özelliklerinin etkileşimi sonucu oluşan doğal erozyonun yanısıra, insanın doğaya müdahalesi temeline dayanan bir dizi yapay etgen, erozyonu bir afet niteliğine dönüştürmektedir.

    Türkiye kara yüzeyinin %90'ında çeşitli şiddetlerde erozyon cereyan etmektedir. Arazinin %63'ü çok şiddetli ve şiddetli, %20'si ise orta şiddetli, % 7'si ise hafif şiddetli erzyonla karşı karşıyadır. Ülke genelinde yaklaşık 67 milyon hektarlık bir arazide toprak giderek yok olmaktadır. Erozyon büyük ölçüde tarım alanlarında yaşanmaktadır.
    İşlenen tarım alanların %75'inde (yaklaşık 20 milyon Ha) yoğun erozyon görülmektedir. Diğer bir anlatımla Türkiye tarım alanlarının ancak 5.0 milyon hektarlık bölümünde erozyon yoktur. Su ve rüzgar erozyonu tüm ülke topraklarının %86.5'inde cereyan etmekte, rüzgar erozyonu 506 bin hektarlık bir yayılımla daha çok kural iklime sahip olan Konya ve dolaylarında görülmektedir.
    Türkiye'de akarsularla birlikte alandan taşınan toprak, ABD'nin 7, Avrupa'nın 17 ve Afrika'nın 22 katı daha fazla düzeydedir. Fırat Nehri, yılda 108 milyon ton, Yeşilırmak 55 milyon ton toprak taşımaktadır. Her yıl Keban barajı'na 32 milyon, Karakaya Barajı'na 31 milyon ton toprak birikmektedir. Erozyonla yılda 90 milyon ton bitki besin maddesi toprak birlikte yitirilmektedir. Her yıl tarım alanlarından 500 milyon ton, tüm ülke yüzeyinden 1,4 milyar ton verimli üst toprak, erozyonla kaybedilmektedir. Kaybedilen bu topraklar, 25 cm kalınlığında, yaklaşık 400 bin hektar genişliğinde bir araziye eşdeğerdir.
    Amaç dışı arazi kullanımı, hatalı tarım teknikleri, kent, sanayi, ulaşım ve benzeri yatırımların yanlış konumlanması süreci ise erozyonun hızını arttırdı. Afet nitelikli erozyon yetmezmiş gibi, tarım arazileri, özellikle de verimli tarım arazileri, tarım dışı kullanımlarla açık bir saldırı ve talanla karşı karşıya. 1978-1996 yıllarında amaç dışı tarım toprağı %33 artmış ve betonlaşarak elden çıkan verimli tarım toprağı 600 bin hektara, yani verimli alanların yaklaşık onda birine yaklaşmıştır.

  14. #14
    Member izmirsat's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    Sep 2006
    Bölge
    izmir
    yaş
    39
    Mesajlar
    1,555

    Varsayılan Konu: --- * ÖDEV DEPO/bilgi bankası * ---

    ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI (23 Nisan) KOMPOZİSYON

    ATATÜRK VE ULUSAL EGEMENLİK
    Ulusal egemenlik, devlet gücünün bir niteliğidir. Devle¬tin iç uygulamalarda egemen olması, uluslararası hukukta da bağımsız, özgür bir gücü ifade etmektedir. Yani milletin kendi kendisini yönetmesi,kendini yönetecek kişi ve kurul¬ları seçmesi anlamına gelir. İç görünüşü ile egemenlik, de¬mokratik rejimin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu ifade eder.
    Egemenliğin milletin elinde olması demek, yönetimin ba¬şındaki kral, hükümdar, padişah egemenliğinin sona ermesi demektir. Millet soyut bir kişi oluğu için, iradesini temsil¬cileri kanalıyla kullanması söz konusudur. Ulusal egemenlik ilkesi, aynı zamanda temsili demokrasinin eksiksiz, kusursuz, en net bir biçimde kullanılmasını gerektirir.
    Ulusal egemenlik anlayışının devlet hayatımıza kazandı¬rılmasını sağlayan, onu kamu hukukunun temel bir ilkesi ha¬line getiren Atatürk olmuştur. O, daha Anadolu'ya ayak ba¬sar basmaz bu fikir ve ideali gerçekleştirmek kararı ile hare¬ket etmiştir.
    Atatürk'ün, daha 21-22 Haziran 1919'da yayınladığı Amas¬ya Genelgesi'nde : "Milletin bağımsızlığım yine milletin azim ve kararlılığı kurtaracaktır." yargısıyla ulusal egemenlik esa¬sına dayanan hükümet fikrinin ilk tohumu atılıyordu.

    ATATÜRK BU BAYRAMI TÜRK ÇOCUKLARINA ARMAĞAN ETTİ
    Atatürk, çocukları çok seven, onlara değer ve Önem veren bir liderdi. Cumhurbaşkanlığı sırasında da gittiği yerlerde okulları ziyaret eder, çocuklarla yakından ilgilenirdi. Ülke¬nin gelişip yükselmesinin çocukların iyi şekilde yetiştirilme-siyle sağlanabileceğine inanır, bu nedenle de millî eğitim işle¬riyle yakından ilgilenirdi.
    TBMM'nin açılması, çocuklarımızın daha özgür bir ortamda yaşamasını, geliştirmesini ve eğitim görmesini sağlayacak¬tı. Kurtuluş Savaşında kararlıca canlarını verenler, bunu va¬tanlarının geleceği için yapmışlardı. Bu memleketin geleceği de çocuklar değil miydi? Onun için Atatürk: "Bu bayramı Türk çocuklarına armağan ediyorum." diyerek TBMM'nin açılış sevincini çocuklarla paylaşabilme yüceliğini gösterdi. Bu nedenle, 23 Nisan bir anlamda "Çocuk Bayramı" olarak gelenekleşti, töre halini aldı. Fakat biz, milletçe sevincimizi başkalarıyla paylaşabildiğimiz zaman mutlu olabilecek bir yapıya sahibiz. Ulusal Egemenlik sevincimizi tüm dünya ço¬cuklarına da tattırabilmek için, her 23 Nisan'da dünyanın birçok ülkesinden çocuklar törenlerimize çağırılmaktadır. Bayramımız bir anlamda dünya çocuklarının ortak şenliğine dönüşmektedir. Bu arada Türk çocukları da, dünyada özel bayramı olan tek ülkenin çocukları olmanın kıvancını yaşa¬maktadır. Bir bakıma, 23 Nisan, ulusallıktan evrenselliğe yük¬selmektedir.

  15. #15
    Member izmirsat's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    Sep 2006
    Bölge
    izmir
    yaş
    39
    Mesajlar
    1,555

    Varsayılan Konu: --- * ÖDEV DEPO/bilgi bankası * ---

    UNICEF HAKKINDA

    Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu UNICEF, dünyada çocuk haklarının başlıca savunucusudur. Hükümetlerle çalışarak kalıcı sonuçlar elde eden bir örgüttür. Bütün çocukların bedensel, zihinsel ve sosyal bakımdan mümkün olan en üst seviyeye erişecek şekilde gelişebilmeleri için gereken haklarını belirleyen Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi, UNICEF'in çalışmalarının temelini oluşturur.

    UNICEF bugün Türkiye dahil 158 ülke ve bölgede çocukların sağlık ve beslenme, eğitim, acil yardım, korunma, temiz su ve temiz ortamda yaşama haklarını sağlamak için çalışıyor. Ortaklarla çalışan UNICEF, bütün dünyada hükümetler ile öğretmenlerden gençlere ve annelere kadar çeşitli grupların çocuklara daha iyi bir gelecek vermek için yaptığı çalışmalarda teşvik edici rol oynuyor.

    UNICEF'in misyonu “Çocuklara Uygun Bir Dünya” yaratmaktır. Böyle bir dünya için geliştirilen projelerdeki vizyonu da UNICEF Genel Müdürü Carol Bellamy'nin Birleşmiş Milletler'in Çocuklar için Özel Oturumu'nda söylediği şu sözlerle özetlenebilir: “Çocuklar sadece geleceğimiz değil, şimdiki zamanımızdır. Çocuklar için yapılan programlar harcama değil, yatırımdır.”

    Çocuk Vakfı Tanıtımı

    Çocuk Vakfı, 23 Aralık 1990 tarihinde kuruldu. Her doğan çocuğun güzel bir dünyada yaşama hakkına sahip olduğu düşüncesini benimsemek Çocuk Vakfı'nın varoluş gerekçesidir. Çocuk Vakfı, bu amacı esas felsefesi olarak benimseyen çocuk akademisyenleri ve çocuk entellektüellerinin öncülüğünde, dünyada çocuk ve yetişkinlerin küresel bir kuşatma ortamında benzer sorunları yaşadıkları gerçeğinden hareketle medeniyet merkezli yeni bir çocuk paradigmasının temellendirilmesi yönündeki çalışmalarını sürdürüyor. Çocukların kardeşliği inancından hareketle bütün çocuklar arasında eğitim, sağlık ve hukuk alanlarında eşitliğin sağlanması; risk altındaki çocukların durumunu iyileştirici projelerin gündeme getirilerek uygulanabilmesi; ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan çocukların gelişmelerini sağlayıcı yeni stratejilerin geliştirilmesi; Çocuk Hakları Sözleşmesi'nin ana kriterleri olan Çocuğun Yaşama ve Gelişme Hakkının Korunması, Çocuğa Karşı Her Tür Ayrımcılığın Önlenmesi, Çocuğun Öncelikli Yararının Gözetilmesi ve Çocuğun Görüşünün Alınması (Katılım) ilkelerinin eksiksiz hayata geçirilmesi ve Türkiye Çocuk Acil Eylem Planı çerçevesinde toplumsal çocukluk projesinin hazırlanmasına yönelik çocuk merkezli çalışmalar Çocuk Vakfı'nın yoğunlaştığı ilgi alanlarıdır.

  16. #16
    Member izmirsat's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    Sep 2006
    Bölge
    izmir
    yaş
    39
    Mesajlar
    1,555

    Varsayılan Konu: --- * ÖDEV DEPO/bilgi bankası * ---

    UYDU SİSTEMLERİ
    Casus Uyduları
    Casus uyduları da fotoğraf ve elektronik uyduları,okyanus gözlem uyduları,erken uyarı uyduları olarak sınıflandırılabilir.

    Fotoğraf Uyduları
    Fotoğraf uyduları askeri hedefleri tanımakta,saptamakta ve konumlandırmada kullanılmaktadır. Bu uydularda olağandan çok daha net çekim yapan televizyon kameraları,elektromagnetik dalga spektrumunun birçok bandından etkilenen tarayıcılar ve mikrodalga radarı bulunmaktadır. Fotoğraf uyduları 200-600 km. yükseklikteki alçak yörüngelere yerleştirilmektedir. Bu yörüngelerin diğer bir özelliği de kutupsal olmalarıdır. Böylece yerküre altlarına döndükçe bu uydular dünyanın her yerini görüntüleyebilme olanağına sahiptir. 200 km. uzaklıktan fotoğraf çekilebilmesi için kullanılacak bir mercek sistemi çok büyük odak uzaklığına sahip olmalıdır. Fotoğraf uydularında bu güçlük optik katlama sağlayan ayna düzeni ile giderilmektedir. Genellikle bu uydulara,belli bir süre sonra dolan filmler konulmaktadır. Bu uydudaki cihazlar 15-30 cm büyüklüğündeki cisimleri seçebilecek duyarlılıktadır.

    Elektronik Uydular
    Bu uydular karşı tarafın askeri hareketlerini elektromagnetik dalgalar ile izlemekte kullanılmaktadır. Hem alçak yörüngelerde,hem de jeosenkron yörüngelerdeki uydular radyo ve radar iletişimi ile izleyebilmektedir. Kızıl ötesi algılayıcı radarlar,sentetik algılaşım radarı ve yüksek nitelikteki televizyon görüntüleme uyduları ile birleştirilince,bu uydular önemli ve ayrıntılı bilgi sağlayabilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri,fotoğraf uyduları ile elektronik uyduları birleştirmiştir.

    Okyanus Gözlem Uyduları
    Okyanus gözlem uyduları gemilerin izlenmesinde ve deniz koşullarının saptanmasında kullanılmaktadır. İkinci kullanış biçimi hem hava durumu hakkında tahmin yürütmeye,hem de kızıl ötesi algılayıcılarla nükleer deniz altıların sıcak su egzozlarını izlemeye elverişlidir.
    Okyanus gözlem uyduları okyanusta yer alan olaylar ile bölgede denizaltının bulunup bulunmadığını kontrol etmekte,aynı zamanda belirli yerlere füze atmakla görevli denizaltıların kontrolü için de kullanılmaktadır.

    Erken Uyarı Uyduları
    Erken uyarı uyduları karşı tarafın nükleer saldırıya geçip geçmediğini belirlemekte kullanılmaktadır. Uydular uluslararası balistik füzeler daha fırlatılırken arkalarındaki alev sütununu kızılötesi algılayıcılar ile saptamakta ve 30 dakikalık bir erken uyarı sağlayabilmektedir. Bu uydular 7 bin ile 36 bin km yükseklikteki yörüngelere yerleştirilir. Nükleer patlamaları saptayan ve 110 bin km yükseklikteki uydular da bunlara dahil edilmektedir.

    Haber Alma Uyduları Haber alma uyduları genellikle yeryüzünden 36-40 bin km uzaklıkta yerleştirilmektedir. Bu sebeble iletişim bağlantısı günde 24 saat kesintisiz olarak sürdürülebilmektedir.

    Konumlandırma Uyduları
    Konumlandırma uyduları hem dost, hem de düşman kuvvetlerinin yerlerinin saptanmasında kullanılmaktadır. Bu sistem sayesinde hem düşman ve hem de kendi füze rampalarını yeri ve konumu saptanabilmektedir. Hedefi vuracak bir atış için, bu iki tür bilginin de bilinmesi gerekmektedir. Amerika Birleşik Devletleri gerek atışta, gerekse hedefin konumlarını vuruşta yalnızca 5 m. sapma sağlayan Navstar konumlandırma sistemini geliştirmiştir. Navstar yerküre konumlandırma sistemi 6 ayrı yörüngede 18 uydudan oluşmuştur. 20 bin km yükseklikte yarı senkron yörüngedeki bu uydular her 24 saat yerkürenin çevresinde 2 kez dolanmaktadır. Her uydu kendi konumu ve zamanı kullanıcıya bildirmektedir.4 adet uydudan gelen konum bilgileri ile bu uyduların kullanıcıya göre hareketlerinden doğan Doppler kaymaları bilgisayar da hareket denklemleri haline getirilerek anında bulunmaktadır. Böylece konum,hız ve zaman saptanmaktadır. Savaş alanında füzelerin daha isabetli olabilmesi için uydu kontrollü füze atışları ile hedefler tam olarak vurulabilmektedir.
    Füzenin rampasından ayrıldığı an,uydu ile bağlantı kurularak füzenin hedefe doğru gidişi izlenebilmektedir. Füzede bir şaşma olduğunda,bunu anında düzeltmek için,füzeye uydudan yeni komutlar yollanabilmektedir. Bu komutlar sayesinde füze uçuşunu en mükemmel vuruş yapabilecek biçimde değiştirebilmektedir.

    Meteoroloji ve Jeodezi Uyduları
    Meteoroloji uyduları bir füzenin rotasındaki hava durumunu bildirmekte ve füzenin doğru olarak yönlendirilmesini sağlamaktadır. Jeodezi uyduları ise aynı amaçla yer kürenin biçimi ve yer çekimi alanının bölgesel değişimi hakkında bilgi vermektedir. Amerika Birleşik Devletlerinin Geosat uydusu Triden denizaltıdan fırlatılan füzelerin vuruş yüzdesinin %10 artmasını sağlamayabilmektedir.

    Uydu Haberleşme Sistemleri
    Önceden okyanus aşırı gibi uzak mesafe haberleşmesi,elektromagnetik dalgaların iyonesferden yansımasından yararlanılarak yapılıyordu. Ancak aradaki mesafenin çok büyük olmasından alıcıya ulaşan dalgalar atmosforik olaylardan etkileniyordu. Başka bir haberleşme türü ise denizaltı kablosu idi. Bu denizaltı kablosu oldukça güvenilir bir haberleşme sağladığına karşın,haberleşme band genişliğinin az olması nedeniyle ihtiyacı karşılamıyordu. Oysa yeryüzünden belirli bir yükseklikte bir tekrarlayıcı istasyon,aktarıcı kullanılırsa dünyanın yarısına yakın bir bölümüyle haberleşme sağlanabilir. Dünyanın her tarafını görebilmek için en az 3 uydu yörüngesinin yeryüzü ile eş zamanlı (jeosenkron) olması gerekir. Yani yeryüzündeki bir gözlemciye göre uydu daima aynı yerdedir. Uydu dünyanın ekvator dairesi üzerinde yaklaşık 36.000 km uzaklıktadır.


    Şekil 2.6 da görüldüğü gibi yeryüzeyinin etrafına 120’şer derece aralıklarla ve yeryüzeyi ile eşzamanlı dönen uydular vasıtasıyla dünyanın her tarafıyla haberleşme sağlanmaktadır. Bu uydulardaki kuvvetlendiriciler parametrik kuvvetlendirici,tunel diyotlu kuvvetlendirici veya düşük gürültülü transistorlü kuvvetlendiricilerdir.
    Uydu haberleşme sisteminde haberleşme yer istasyonları ile sağlanır. Uyduya haberi göndermek ve almak için yer yüzünde yer istasyonları kurulmuştur.

    Şekil 2.7’de uydu haberleşmesinde haberin uyduya verilişi ve uydudan alınışı gösterilmiştir. Uydu yayınları,uydudaki aktarıcılarla(transporder) dünyaya bir açı altında gönderilir. Bu yüzden ;uydu işaretlerinin yeryüzeyinin her bölgesine aynı güçte ulaşması mümkün değildir. İşaret yeryüzeyinde hangi bölgeye veriliyorsa,oradaki gücü içten dışa doğru aşağıdaki şekildeki gibi eğriler şeklinde zayıflar.

    Uydu işaretlerinin yeryüzüne ulaşabildiği aynı şiddette alan çizgilerine “uydunun ayak izi” denir.
    Uydulardan yapılan yayınların bir kısmı Türkiye’yi de kapsamaktadır. Ancak bu yayınların çoğu Türkiye’ ye yönelik yapılmadığından Türkiye’deki ayak izleri zayıftır. Bu yüzden uygun nitelikte resim ve ses elde edebilmek için zorunlu olarak büyük çaplı çanak antenler kullanılmaktadır.

    Uydu Haberleşmesinde Modülasyon
    Uydu yardımı ile haberleşmede genellikle frekans modülasyonu kullanılır. Çünkü frekans modülasyonunda gürültüden etkilenme daha azdır. Genlik modülasyonunun kullanılmamasının nedeni şunlardır;genlik modülasyonunda büyük verici güçleri gerekmektedir. Ayrıca genlik modülasyonlu işaret sabit genlikte olmadığından uzaydaki birçok gürültüden etkilenir ve gürültü kapar. Bu nedenle frekans modülasyonu büyük verici gücü gerektirmediğinden ve sabit genlikte olup,gürültüden etkilenmediğinden uydu haberleşme sisteminde kullanılan en uygun modülasyon yöntemidir.
    Frekans modülasyonlu işaretin üstüne gürültü gerilimi eklenir,fakat bu gürültü gerilimi limitlerde kesilerek yok edilir.

    Uydunun Haberleşme Donanımı
    INTELSAT sisteminde kullanılan uyduları,geniş kanallı bir radyo frekans tekrarlayıcısı olarak düşünmek mümkündür. INTELSAT uydusunun haberleşme donanımının basitleşmiş bir prensip şeması şekil 2.10’da verilmiştir.

    Şekil 2.10’daki şemadan anlaşılacağı gibi uydu,yer istasyonlarından gönderilen 5,925-6,425 GHz frekans bandındaki değişik türdeki işaretleri alan,kuvvetlendiren,frekansını değiştiren ve tekrar yeryüzeyine 3,7-4,2 GHz frekans bandında gönderen bir mikrodalga aktarıcısı olarak görev yapar. Bir karışıklığı önlemek için uydu gönderdiği işareti,aldığından farklı bir frekans bandında vermektedir. Burada işaretlerin taşıdığı bilgiler çeşitli olup;içinde ses,data ve televizyon bulunur. Bu bilgiler genellikle frekans modülasyonu veya faz modülasyonu kullanılarak taşıyıcılara yüklenir. Bu taşıyıcılar günümüzde kullanılan radyo-link sistemlerinde olduğu gibi değişik sayıda telefon kanalı taşırlar,

    Uydunun Alış Antenleri
    Paraboloidal reflektör olan alış antenlerinin her biri bir transmisyon borusu ve bir band geçiren filtre ile tam yedekli alıcılara bağlanmıştır. Antenlerin tümünde dikey olarak yerleştirilmiş bir horn ve elektromagnetik dalga ışınını yönlendirmeye yarayan 45 derece eğilimli düz bir yansıtıcı düzlem kullanılır. Alış ve veriş antenlerinin her birinde,elektromagnetik dalga ışınının istenilen noktaya düşürülmesini sağlamak amacıyla optik ayar yapılmıştır.


    Uydunun Veriş Antenleri
    Dar ışın demetli veriş antenleri,yoğun trafiği olan bölgeler için kullanılır. Bu antenin ışın demet genişliği çok dar,kazancı ise oldukça yüksektir. Dar ışın demetli antenlerin,eloktroagnetik dalga ışınlarının yeryüzeyine gönderebilmesini sağlamak amacıyla kullanılan paraboloidal reflektör antenler uzantan kumanda ile hareket edebilecek şekildedir.

    Uydu Sabit Yer İstasyonu
    Uydular aracılığı ile yapılan haberleşmenin en önemli elemanlarından biri de yer istasyonlarıdır. Yer istasyonlarının görevi;abonelerden alınan bilgileri,uydu haberleşme sistemine uygun bir duruma getirerek,uyduya göndermek ve uydudan gönderilen bilgileri alarak bunları yer istasyonlarını aboneye bağlayan sistemlere aktarmak üzere işlemektir.
    INTELSAT sisteminde en yaygın olarak frekans modülasyonlu frekans paylaşımlı çoklayıcı kullanım yöntemi uygulanmaktadır. Bu yöntemde,sistemdeki yer istasyonlarının her birine 5,925-6,425 GHz bandından bir veya birkaç taşıyıcı ayrılmaktadır. Bugün bir taşıyıcı ile en çok 1092 kanal,en az 12 kanal göndermek mümkündür. Ancak uydunun en verimli şekilde kullanılmasını sağlamak ve yer istasyonu sahibi ülkelerin ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla,taşıyıcı frekansların yer istasyonlarına dağıtımı INTELSAT tarafından yapılmaktadır. Bu nedenle INTELSAT 132 kanallık trafiği olan bir yer istasyonuna bir taşıyıcı verebildiği gibi,uydudaki transponderlerin (RF kanalı devresi)durumuna göre aynı sayıda trafiği olan bir başka ülke yer istasyonuna biri 60 diğeri 72 kanallı olmak üzere iki taşıyıcı ayırabilmektedir. INTELSAT sisteminde kullanılan bu taşıyıcıların daha bir çok özellikleri INTELSAT tarafından belirlenir.

    Uydu Yer Istasyonunun Veriş Yapması
    Santralden gelen haber demetleri yer istasyonundaki çoğaltıcı(kronportör) sisteminde grup ve süper gruplar oluşturularak taban band elde edilir. Bu taban banda modülatör bölümünde ağırlık verme yapılarak,ara frekans olan 70 MHz’de frekans modülasyonu yapılır.

    Bu işaret 6 GHz bandındaki taşıyıcı frekansına frekans yükseltici(UP-converter) bölümünde yükseltilir. Bu işaretin hangi yüksek güçlü kuvvetlendiriciye uygulanacağı kollandırma ünitesinde yapılır. Daha sonra bu taşıyıcılar antene verilerek uyduya gönderilir.

    Uydu Yer İstasyonunun Alış Yapması
    Alış ise uydudan gelen 3.7 –4.2 GHz frekans bandında bulunan işaret anten tarafından alınır. Çok düşük düzeydeki bu işaret düşük gürültülü kuvvetlendiricilerde (low no- ise amplifier ) kuvvetlendirilerek gürültüden arındırılır. 4 GHz frekans bandındaki bu işaret frekans düşürücü 8 ( Down converter ) bölümünde 0.5-1 GHz düşürülür. Böylece kanal alıcı bölümünde istenilen ülkelerin kanalları seçilmiş olur. Bu frekanslar ara frekans olan 70 MHz frekansına düşürülür ve demodülatör bölümüne uygulanır. Demodülatör çıkışında taban band elde edilir.Bu taban band,band dağıtım ünitesi yardımıyla kronportör sistemine ve sonra aboneye ulaşır.

    Uydu Haberleşmesinde Çoklayıcı Sistemler
    Frekans Paylaşmalı Çoklayıcı Sistem
    Çok büyük telefon demetleri,çok kanallı telefon sistemleri için kullanılır. Bu sistemde yan yana dizilmiş frekans bandlarına yerleştirilmiş olan işaretler bir tek taşıyıcı ile uyduya gönderilir.
    Frekans modülasyonlu taşıyıcı dalga,normal olarak iletim ortamından etkilenmez. Ancak frekans çoğullama yönteminde bir tek taşıyıcı yerine,birden fazla taşıyıcı kullanıldığından,iletim ortamının genlik/frekans özelliği çok önemlidir. Genlik/frekans özelliği düzgün olmayan bir ortamda taşıyıcıların birbiriyle etkileşmesine,bu ise iç modülasyona yol açar. Bu durum kanalın gürültülenmesine neden olur.

    Zaman Paylaşmalı Çoklayıcı Sistem
    Bu yöntemde,transpordre’lar ile yer istasyonları arasında zaman,gönderilecek haberlere göre paylaştırılmıştır. Ancak bu sistemde çok iyi bir eşzamanlamaya ihtiyaç vardır. Bu sistemin frekans paylaşımlı çoğullayıcı sistemden üstün bir yanı,iç modülasyonun meydana gelmemesidir. Bu yöntemde kanal kapasitesini kısıtlayıcı etkenler,yer istasyonlarına ait darbeler arasındaki boşluklar ve zaman dilimleri arasındaki emniyet boşluklarıdır.

    Uydu Yer İstasyonunun Anteni
    Uydu yer istasyonunun anteni,besleme sistemi antenin hemen girişine konan farklı Cassegrain antendir. Burada kullanılan Cassegrain anten,dört ışın dalga klavuzlu Cassegrain anten olup,dört ışın dalga klavuzunun yansıtıcılarından ikisi düzlemsel ve diğer ikisi de elipsoidaldır.

    Uydudan Doğrudan Televizyon Yayını
    Uydudan doğrudan televizyon yayını için frekans bandı KU bandı olup,bu band 10,95-11,7 GHz arası frekansları kapsar. Kullanılan alıcı odaktan beslemeli paraboloidal reflektör anten olup, çapı tek alışta 60 cm ve 90 cm,toplu alışlarda 180 cm. kadar olabilir. Parabolodial reflektör antene pratikte çanak anten de denilmektedir.

    Uydu Yörüngeleri
    Ekvator düzlemine yerleştirilmiş,dairesel yörüngeli uydular eş zamanlıdır. Bu eş zamanlı uydulardan doğrudan televizyon yayını ekvator yakınındaki ülkeler için faydalıdır. Yüksek enlemli ülkelerde eliptik türü yörünge kullanılarak büyük yükseklik açısına ulaşılabilinir. Şekil:2.13’de dairesel ve eliptik tipi yörüngeler verilmiştir. Elipsin büyüklüğü,uydu periyodu 12 saat olacak şekilde seçilmiştir.
    Şekil:2.13’de eliptik yörüngesinin zamana göre değişimi verilmiştir. Şekil:2.13’deki gibi 8 saatlik sürede yükselme açısı 75 derecenin üstündedir. 20 derece doğu enlemine kadar Avrupa ülkeleri için yükselme açısı 50 dereceye kadar düşmektedir. 12 saatlik zamanda 8 saat,büyük yükseklik açısı elde edilebilmektedir.

    Böylece 24 saatlik doğrudan televizyon yayını için 3 uyduya gereksinim vardır. Buna karşılık dairesel yörüngeli uydu sisteminde tek bir uydu yeterlidir.

    Uydudan Doğrudan Televizyon Yayınında Alıcı Sistem
    Uydudan alınan 11,7 GHz deki işaretlerin frekansı alıcı antenin odağına konan bir frekans değiştiricide 1,7 GHz frekansına düşürülür. Bu frekans düşürücüye LNB(Lownoise blok-down converter)denir. LNB baskı devre tekniği ile yapılmaktadır ve şekil:2.14’de prensip şeması verilmiştir.

    LNB de işaret/gürültü oranı önem taşımaktadır. Diğer taraftan,1,7 GHz frekansındaki işaret koaksiyel hatla alıcıya ulaşır.

    RF katında yapılması gereken kuvvetlendirme vs. işlemlerin geniş bir frekans aralığında gerçekleştirilmesi çok zordur.
    Tasarlandığından çok değişik frekanslarda bu kuvvetlendirmeler osilasyona neden olduğundan istenilen kuvvetlendirme vs. gerçekleşmez. Böylece RF katında çok geniş bir frekans aralığında istenilen düzeyde yapılan filtre ve kuvvetlendirme vs. işlemlerin gerçekleştirilmesinde zorluklarla karşılaşılır. Bu nedenle filtre ve kuvvetlendirme vs. işlemlerin değişen değil,değişmeyen bir frekansta yapılması gerekmektedir. Bu frekansa ara frekans denir. Burada RF radyo frekans anlamında olup;1,7 GHz dir.
    Böylece 1,7 GHz frekansındaki işaret,ikinci lokal asilatörden elde edilen işaret ile karşılaştırılarak 120 MHz’ lik ara frekanslı işaret elde edilir. Bu 120 MHz frekans modülasyonlu işaret frekans demodülasyonuna tabi tutulur. Sonra genlik modülasyonlu işaret elde edilerek,bu arada üçüncü bir lokal asilatörün işareti ile bu işaret karıştırılarak genlik modülasyonlu VHF veya UHF frekanslı işarete ulaşılır.
    Burada televizyon cihazında görüntü tek yan bandlı genlik modülasyonu ile modüle edildiğinden,uydudan alınan frekans modülasyonlu işaretin frekans demodülasyonundan sonra,genlik modülasyonlu işarete dönüştürülmesi gerekmektedir.

    Uydudan Doğrudan Televizyon Yayınında Aktarıcı

    Uydudan doğrudan televizyon yayınının alışında alıcıdan sonra işaret genlik modülasyonuna çevirdikten sonra UHF veya VHF çıkışında kanal kuvvetlendirici de kuvvetlendirilerek band geçiren filtre çıkışından sonra UHF veya VHF anteni ile bir bölgeye verilebilinir.
    Burada UHF veya VHF anteni olarak bu televizyon yayınının verileceği bölge kapsamına göre turnike anten veya reflektörlü dipol anten vs. kullanılabilini.

    Çanak Antenin Uyduya Yönlendirilmesi
    Izlenmek istenen uydunun hangi boylam derecesinde olduğu Tablo:2.1’den bulunur.
    Uydu antenini yerleştirilmek istenen noktadan, güney kutbuna pusula yardımıyla bir doğru çizilir. Uydu anteni (çanak anten) bu doğru boyunca,odak noktası ile çanak anten merkezi arasındaki doğru paralel olacak şekilde konumlandırılır. Bu ilin enlem ve boylamına uyan,antenin yönlendirilmek istenen yerel açısı (yer yüzeyinde yatay açı) Tablo 2.1’den elde edilir. Bu yerel açı 180 dereceden büyük ise çanak antenin yönü güneye dönük olmak üzere sağa (batıya) doğru (alfa-180 derece) açı kadar döndürülür. Bu yerel açı 180 dereceden küçük ise çanak antenin yönü sola (doğuya) doğru (180 derece-alfa) kadar döndürülür. Burada alfa açısı,yerel açıdır. Bu yerel açı yanında çanak anteni Tablo:2.1’deki yükseklik açısı kadar yukarı kaldırarak,çanak anten uyduya yönlendirilmiş olur.

    Uydu televizyon yayınında bir gelişim de alıcı çanak anten yerine 0,2-0,5m² lik dikdörtgen bir levha üzerinde baskı devre tekniği ile yarık mikroşerit anten dizisinden oluşmuş anten kullanılmalıdır. Bu durumda LNB de mikroşerit anten levhası üzerinde bulunmaktadır. Böylece çanak antenin 1o-2°’lik demet genişliğine karşılık,yarık anten dizisinden oluşmuş antende 22°-23°’lik demet genişliği elde etmek mümkün olabilmektedir. Bir apartmanın üst katlarında, bu anteni uyduya yönelik olarak monte etmek kafi gelmektedir. Bu yarık mikroşerit anten dizisinin kullanılabilmesi için uydunun o bölgedeki ayak izinin kuvvetli olması ve hatta uydudan doğrudan sayısal televizyon yayınının kullanılması gerekmektedir.

    Uydudan Doğrudan Sayısal Modülasyonlu Televizyon ve Radyo Yayını
    Yeryüzünde sayısal haberleşme yaygınlaşmaktadır. Haberleşmede sayısal işaretlerin kullanılması;sayısal işlem tekniklerinin ve bilgi işleminde bilgisayar kullanımının yaygınlaşması,sayısal devre tasarımının kolaylığı ve tüm devre teknikleri ile sayısal devrelerin gerçekleştirilmesi,sayısal işaretlerde girişim ve gürültü etkilerinin az olması etkenlerinden kaynaklanmaktadır.
    Bugün için sayısal modülasyonlu uydudan doğrudan radyo yayını gerçekleştirilebilmektedir. Yine sayısal modülasyonlu uydudan doğrudan televizyon yayınında kaliteli resim iletimi olabilmektedir. Sayısal modülasyonlu uydu yayını ile çanak antenin çapı küçülmektedir.

    Taşınabilir Uydu Yer İstasyonu
    Ağırlığı yaklaşık 20 ton olan istasyonun ana parçaları 5-10 m. çaplı anten,45 W’lık soğutmasız düşük gürültülü kuvvetlendiricili,3kW’lık hava soğutmalı yüksek güçlü kuvvetlendiricili,frekans yükselticili ve frekans düşürücü,lokal osilatör,kronportör ve jeneratör’dür.
    Haberleşme cihazları;yüksek güçlü kuvvetlendiricinin,modülatör ve demodülatör cihazlarının,kronportör sisteminin,jeneratör’ün içinde bulunduğu dört bölüme yerleştirilmiştir. Ayrıca kontrol panosu bulunur. Bu istasyon televizyon ve sesini,60 kanallık telefon haberleşmesini aynı zamanda uydudan alabilir ve verebilir.
    Sistemin en önemli parçası antendir. Antenin taşınabilmesi için paketlenmesi gerekir. Anten Cassegrain tipinde olup,aliminyum alaşımlı levhalardan meydana gelmiştir. Antenin kurulması için 5 tonluk bir vinç gerekmektedir.
    Taşınabilir uydu yer istasyonunun veriş ve alıştaki basitleşmiş prensip şeması,sabit uydu yer istasyonunkine benzer şekildedir.

    Uydu İle Konum ve Yön Bulma Sistemi
    Denizcilikte,dünya çapında uydu ile konum ve yön bulma çabalarının,sivil amaçlı kullanımını güçlendirmeye teşvikini destelemek amacıyla uydu sistemleri geliştirilmiştir. Kullanılmakta olan bu sistem donanma ünitelerinin dünyanın neresinde olursa olsun,kesin olarak yerinin belirlenmesini mümkün kılmaktadır. Yön bulma ve yerinin saptanması işleminin doğruluk derecesi askeri olmayan gemiler için de geçerli olmaktadır.
    Bu uydulara transit uyduları denir ve yeryüzünün etrafını yaklaşık 107 dakikada dönmektedir. 61 kg ağırlığındaki bu transit uydular,oldukça ucuz bir maliyetle katı yakıtlım Scout roketleri tarafından 1075 km’lik yörüngelerine oturtulmuştur. Şekil:2.20’de görüldüğü gibi 5 uydu kutuptan kutuba dünya etrafında,birbirinden bağımsız dönüşler yapmaktadır. Bu hareket kafes şeklinde devir diye adlandırılmakta ve yeryüzü de bu kafes içinde hareket etmektedir. Uyduların geçiş aralıkları ekvatorda en uzundur. Uydular yaklaşık her 70 dakikada bir 50. boylamdaki bir yeri,her 90 dakikada bir 30. boylamdaki bir yeri ve 100 dakikada bir de ekvatoru geçmektedir.

    Uyduların veriş gücü 1 Watt olduğundan ve binlerce km uzakta bulunduklarından çok duyarlı alıcılara gerek vardır. Alıcılar,transit uydulardan alınan 400 MHz ve 150 MHz’lik iki frekansa uyacak şekilde tasarlanmıştır. Konvansiyonel bir frekanslı sistemler,uyduların yayınladığı elektromagnetik dalgalar iyonosfer bir tabakadan geçtikleri zaman kırılmaya uğradıklarından,meydana gelen hatayı düzeltemezler. İki frekanslı sistemler,bu iyonosferik kırılma etkisini gece ve gündüz yüksek bir doğruluk derecesinde düzelterek kompoze edebilir.
    Sistem,uydular ile yeryüzünde bulunan kompleksten meydana gelmektedir. Yeryüzündeki kompleks;izleme istasyonu,verici istasyon,bilgi işlem merkezi ve zaman birimlerinden oluşmaktadır.
    Her uydunun yörünge bilgisi gözönüne alındığında izleme istasyonu,uydunun izleme istasyonunu her geçişinde uydunun pozisyonunu ölçmekte ve bum değeri de bilgi işlem merkezine göndermektedir. Bilgi işlem merkezi de o andaki uydunun yörüngesini saptadığı gibi,bu değerlerden yaralanarak gelecek 16 saat içindeki yörüngesini tahmin edebilmektedir. Bu bilgileri de verici istasyonuna göndermekte ve uydu da bunu hafızasına kaydetmektedir. Bu bilgiler prensip olarak her 12 saatte bir ölçümler yapılarak tayin edilmektedir. Uydu,bu bilgileri hafızasından okumakta ve bunu zaman standartlarına göre nakletmektedir. Bu nakledilen bilgiler okyanustaki gemiler tarafından alınarak,değerlendirilmektedir.

    Meteoroloji Uydu Sistemleri
    Meteoroloji uyduları üç temel yeteneğe sahiptir: “bakabilir” “dinleyebilir” ve “konuşabilir”. Daha bilimsel söylemek gerekirse meteoroloji uyduları atmosfer veya dünyadaki koşulları izlemek için çeşitli algılayıcılar kullanabilir,başka algılayıcılardan gönderilen verileri bilgi veya verileri yerdeki kullanıcılara gönderebilir.
    Bu katagoride iki seri uydu vardır, TIROS-N serisi USA ve METEOR-2 serisi ise Rusya tarafından çalıştırılmaktadır.
    Amerikan uyduları sabit yerleri ve çevreleri inceleyen uydular olarak bilinir. Bunlara kısaca GOES adı verilir. Önemli iki tanesi uzayda 75°W(Batı) ve 135°(Batı)’ya yerleştirilmiş olup,kısaca GOES-Doğu ve GOES-Batı olarak bilinir. GOES-Doğu uydusu Güney Amerika’nın ve Atlantiğin bir çok bölgesini gözlerken,GOES-Batı uydusu ise Güney Amerika’nın batısını ve Pasifiğin doğusunun önemli bir bölümünü gözleyebilir. Gözledikleri yerlere ait şekillerin ekrana aksetme aralığı 30 saniye ve gözledikleri bölgenin ufalması halinde ise bu aralık 3 dakikaya kadar azaltılabilir. Bu tür işletme gereksinimleri, çok çabuk değişen veya gelişmeler gösteren iklim özelliklerinin detaylı incelenmesi istenildiğinden kaynaklanmaktadır. Bu iki uydu,atmosfer araştırmalarında ısı ve nemi birlikte inceleyebilecek cihazlara sahiptir.
    Avrupa meteoroloji uydularına METEOSAT denir. Bu uydular ekvator üstündeki yörüngeyyerleştirilmiş olup; bütün Afrika kıtasını,Avrupanın bir çok bölgesini Atlantiği ve Kuzey Amerikanın bir parçasını gözleyebilmektedir. Bu uyduların diğer bir amacı da uzay hakkında bilgi toplamak ve bu bilgileri yayınlamaktır. Su ve su buharını hareketlerinin gözlenmesi de METEOSAT’ ın görevlerindendir.
    Atmosferdeki çeşitli bölgelerin fotoğrafları çekildiğinde,nemli bölgelerin fotoğrafları hafif gölgelidir,kuru (nemsiz)bölgeler ise çok koyu çıkmaktadır. Fotoğraflarda en yükseklerdeki bulutlar bile,gökyüzünde bembeyaz bir yama gibi görülebilmektedir.
    Japon meteoroloji uydusu (GMS)ise 140°E(Doğu)’ya yerleştirilmiştir. Bu uydunun görevi Asya’nın büyük bir kısmını,tüm Avrupa’yı ve Batı Pasifiği gözlemektedir.
    GOES,GMS ve METEOSAT uyduları atmosferin çeşitli seviyelerinde, istatiksel olarak düzenli ölçümler yapar ve ölçme yöntemi çok basittir. Tanınabilen bulut kümelerinin,rüzgarla hareket ettikleri varsayılarak,bir görüntüden diğer bir görüntüye bağlı olarak gözlenir ve bulut hareketlerinden rüzgar hızı ve yönü tayin edilir. Ancak bu kabul her zaman doğru değildir. Örneğin,bulutların çoğalması veya bozulması hareket karşılığına veya dağlarla karşılaşan bulutların rüzgar hızı daha fazla olmasına rağmen daha hareketsiz kalmaları söz konusu olabilir. Bütün bu yöntemlerde,hareketsiz kalan bulut durumları hariç tutulmaktadır.

    Meteoroloji Uydularının Yörüngeleri
    Tercih edilen istasyon düzenlemeleri tasarlanırken alınacak olan verilerin tipini ve verileri gönderen uyduların yörünge karakteristiklerini dikkate almak gerekir.
    Meteoroloji uyduları iki ye ayrılabilir;
    1-Yeryüzüne göre sabit konumlu yörüngelerdeki jeosenkron uydular.
    (SMS,GOES,METEOSAT,GOMS,GMS)
    2-Yakın kutupsal yörüngeli uydular.
    (TIROS-N) vs.
    Yeryüzünden yüksekliğinin 650 km’den 1500 km’ye kadar değiştiği yakın kutupsal yörüngeli uydular ve yüksekliği 36.000 km civarında olan jeosenkron uydulardır.
    Kutupsal yörüngeli uyduların yüksekliğinin geniş bir aralıkla değişebilir olmasına karşılık,sabit uydular ekvator civarındaki sabit bir noktanın üzerinde yeryüzeyinden 36.000 km. uzaktaki yörüngeye yerleştirilmiştir.

    Jeosenkron Uydular
    Yeryüzüne göre sabit konumlu ekvatoral yörüngedeki jeosenkron bir uydu,yörüngedeki kusur veya eksikliklerden dolayı sabit konumunda küçük oynamalar olmasına rağmen,herhangi bir istasyonuna göre sabit kalabilecek ve böylece izleme işlemine gerek duyulmayacaktır. Meteoroloji uyduları için düşünülen bu günlük oynama tipik olarak 1° civarındadır.
    Eğer uyduların günlük oynamalarının izlenmesinden kaçınılacak ise,yer istasyon anteninin demet genişliğinin uydunun günlük oynamasından büyük olması gerekmektedir.
    Paraboloidal reflektör antenin çapı büyütülürse,antenin RF kazancı artacak ve demet genişliği küçülecektir. Bu nedenle RF kazanç ve demet genişliği arasında,uydu izleme işinden kaçınırken, yeterli sistem performansı sağlayacak anten gerekmektedir.
    Uydu yer istasyonunda kullanılmak üzere seçilmiş parabolidal reflektör antenin çapı 3 m.dir. Bu antenlerin demet genişliği (-3 dB )’de (4,5&#176ve kazancı 32,2 dB dir. Daha yüksek kazanç gerektiğinde demet genişliği (3,5&#176ve kazancı 35 dB olan 4 m. çaplı çanak anten kullanılır.
    Yeryüzüne göre sabit konumlu uyduların başlıca görevi,bu uyduların kapsamında olan bölgelerdeki yer istasyonlarına işlenmiş veri göndermektir. Bu uydular 1690-1700 MHz. frekans bandında veriler gönderir.

    Yakın Kutupsal Yörüngeli Uydular
    Kutupsal yörüngeli uydular (TIROS-N),yaklaşık olarak 102 dakikalık yörünge periyodlarına sahip dairesel yörüngelidir. Yer istasyonundan gözleneceği gibi bu uyduların açısal hızları çok yüksektir.
    Uydu yer istasyonunda kullanmak için seçilen anten çapı yine 3 veya 4 m.dir.
    Meteoroloji Uydularını amaçlarının araştırma (Birleşik Devletlerin ATS ve NİM-BUS serisi)veya çalışma (Birleşik Devletlerin ITOS ve GOES serisi) olmasına göre de sınıflandırmak mümkündür. Bunları,uygulamalarının sadece makro ölçüde tahmin olmasına göre sınıflandırma da yapılabilir. Bunlardan başka diğer bir sınıflama yaklaşımı da,belli bir uydunun ana fonksiyonunun atmosforik tarama (sıcaklığın,ozon miktarının,vs.)veya yeryüzünün ve değişen bulut yapısının haritalandırılmasına göredir.

  17. #17
    Member izmirsat's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    Sep 2006
    Bölge
    izmir
    yaş
    39
    Mesajlar
    1,555

    Varsayılan Konu: --- * ÖDEV DEPO/bilgi bankası * ---

    İLK ÇAĞ’DA ANADOLU UYGARLIKLARI

    HİTİTLER:
    • M.Ö 2000 yıllarında Anadolu’ya gelerek Kızılırmak çevresinde devlet kurmuşlardır.
    • Başkentleri Hattuşaş ( Boğazköy) şehridir. Çorum yakınlarındadır.
    • Hititliler Suriye’yi ele geçirmek için Mısırlılarla savaşmışlardır.Bu savaşın sonunda iki devlet
    arasında Kadeş Antlaşması imzalandı.
    • Kadeş Antlaşması (M.Ö 1280) Dünya tarihinde iki devlet arasında yapılan ilk antlaşmadır.
    • Hitit Devleti M.Ö 1200 yılında Anadolu’ya gelen Frigyalılar tarafından yıkıldı.


    FRİGYALILAR:
    • M.Ö 1200 yıllarında Hititlerin yıkıldığı bölge üzerinde ve Ankara ,Eskişehir ,Afyon dolaylarında devlet kurdular.
    • Devletin başkenti Ankara’nın Polatlı ilçesi yakınlarındaki Gordion şehridir.
    • Frigyalılar krallarına Midas ünvanı verirlerdi.
    • Tarım ve hayvancılıkla uğraşmışlardır.Tarım ve hayvancılıkla ilgili sert kanunlar koymuşlar tarıma ve hayvancılığa zarar verenleri şiddetle cezalandırmışlardır.
    • Frigyalılar M.Ö 7.yüzyılda Kafkaslardan Anadolu’ya gelen Lidyalılar tarafından yıkılmıştır.


    LİDYALILAR:
    • Gediz ve Büyük Menderes ırmakları arasında kurulmuştur.
    • Kral Giges zamanında bağımsız bir devlet kurmuşlardır.
    • Başkentleri Sard şehridir.( Bugünkü Manisa-Salihli yakınlarındadır.)
    • Ticaretle uğraşmışlardır.Kral Giges Efes’ten başlayıp Mezopotamya’ya kadar uzanan Kral Yolu’nu yaptırmıştır.
    • Ticaretteki bu gelişmeler nedeniyle Lidyalılar tarihte ilk kez parayı icad ettiler.
    • Lidyalılar M.Ö 547 yılında Anadolu’yu işgal eden Persler tarafından yıkıldılar.

    URARTULAR:
    • M.Ö 900 yılında Doğu Anadolu’da kuruldu.
    • Başkenti Tuşpa(Van) şehridir.
    • Maden işlemeciliğinde ilerlemişlerdir.
    • Tarımla ve hayvancılıklada uğraşmışlardır.Van ovasını sulamak için yaptıkları su kanalları günümüzde bile kullanılmaktadır.
    • Urartu Devleti M.Ö 600 yılında Medler tarafından yıkılmıştır.

    İYONYALILAR:
    • M.Ö 1200 yıllarında Yunanistan’dan göç ederek Ege kıyılarına yerleşen Akalar tarafından kuruldu.
    • Akalar Ege kıyılarında 12 ayrı şehir kurmuşlar ve şehir devletleri halinde yaşamışlardır.
    • En önemli İyon şehirleri İzmir,Efes,Milet,Foça’dır.
    • Her şehrin başında ayrı bir kral bulunuyordu.Bundan dolayı hiçbir zaman güçlü bir krallık kuramamışlar ve ayrı ayrı şehir devletleri halinde yaşamışlardır.Siyasi birlik yoktur.
    • İyonyalılar denizcilikte ileri gitmişlerdir.Ancak zamanla Lidyalıların,Perslerin ve Romalıların egemenliğine girerek kaybolmuşlardır.





    İLK ÇAĞ’DA ANADOLU’DA KURULAN DEVLETLERDE KÜLTÜR 2
    VE UYGARLIK

    DEVLET YÖNETİMİ:
    • İlk Çağ’da Anadolu’da kurulan bütün devletler krallıkla yönetiliyordu.
    • Hititler’de kraliçelerde geniş yetkilere sahipti.
    • Hititler’de Tavananna ünvanı verilen ana kraliçe, kral olmadığı zaman devleti kral adına yönetirdi.
    • Hititler’de Pankuş adı verilen meclis vardı.Bu mecliste önemli devlet meseleleri görüşülürdü.Bu meclis gerektiğinde kral ve kraliçeyi yargılardı.Hatta mahkum bile edebilirdi.
    • İyonlarda şehir devletleri yönetimi önce krallar sonra soylular, daha sonra demokratik hükümetler tarafından yönetilmiştir.

    DİN VE İNANIŞ:
    • İlk Çağ’da Anadolu’da kurulan devletlerin hepside çok tanrılı dine inanıyorlardı.(Politeizm)
    • Hititler’de tanrı sayısı çok fazla olduğundan Hititlerin ülkesine “Bin Tanrı İli” denirdi.
    • İnanışlarına göre tanrılar aynen insanlara benzer ve insanlar gibi yaşardı.
    • Frigyalılar tarımla uğraştıklarından bu durum dinlerine de yansımıştır.Frigyalıların en büyük tanrısı toprak ve bereket tanrısı olan Kibela’dır.
    • Lidyalılar İyonlardan etkilenerek onların tanrılarına tapmışlardır.
    • Lidyalılar, Artemis,Zeus,Apollo gibi pek çok Yunan tanrısını İyonlardan alarak kendi tanrıları haline getirmişlerdir.
    • İlk Çağ uygarlıklarından bazıları öldükten sonra dirilmeye inanırlardı.Bundan dolayı mezarlarını kayaları oyarak oda şeklinde yaparlar ve içlerine çeşitli eşyalar koyarlardı.
    • Tanrılara kurban keserler ve tanrılarına yiyecek ve içecek sunarlardı.

    SOSYAL VE EKONOMİK HAYAT:
    • Anadolu’da kurulan İlk Çağ medeniyetlerinde insanlar eşit hak ve özgürlüklere sahip değillerdi.
    • Ülke sosyal sınıflara ayrılmış durumdaydı.Hititler’de Kral ve ailesi,soylular,rahipler ,askerler ve köleler olmak üzere sınıflar vardı.Bu sınıfların ayrı ayrı hakları vardı.Kölelerin ise hemen hemen hiçbir hakkı yoktu.
    • Hititler’de sınıflar arası ilişkiler kanunlarla belirlenmişti.Mal sahibi olma,miras,evlenme , boşanma kanunlarla belirtilmişti.
    • Frigyalılar tarıma önem verdikleri için sert kanunlar koymuşlardır.Sabanını kıran öküzünü öldürene ölüm cezası vermişlerdir.
    • Lidyalılar kara ticaretine önem vermişler ve Kral Giges Ege kıyılarından başlayan ve Mezopotamya’ya kadar uzanan “Kral Yolu’nu” yapmışlardır.Böylece ticaret canlanmıştır.
    • Lidyalılar parayı tarihte ilk defa icat ettiler.
    • İyonyalılar deniz ticaretinde ileri gittiler ve Akdeniz ve Karadeniz’de koloniler kurdular.

    YAZI ,DİL, EDEBİYAT BİLİM VE SANAT:
    • Hititler ve Urartular çivi yazısı ve resim yazısı(hiyeroglif) kullanmışlardır.
    • Lidyalılar,İyonyalılar ve Frigyalılar ise Fenikeliler’den aldıkları alfabeyi kullandılar.
    • Hititler Mezopotamya medeniyetlerinin destanlarını tercüme edip kullanmışlardır.
    • Hititler tarih yazıcılığına önem vermişler ve Anal adı verilen yıllıklar yazmışlar ve bir yıl içinde meydana gelen olaylar tarafsız olarak yazılıp tanrılara sunulmuştur.
    • Anadolu’da bilim ve sanatın gelişmesinde Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarının etkisi görülür.
    • İyonya’da bilim ve sanat çok gelişmiştir.Bunun sebebi deniz ticaretiyle uğraşmaları uygarlıkların kesiştiği yerde olması bilimin zengin kişilerce desteklenmesi Ön Asya’dan gelen yolların bitiş yerinde olması bilimin gelişmesini sağlamıştır.
    • Tales,Diyojen, Pisagor,Heredot,Homeros gibi bilim adamları İyonya’da yaşamışlardır.

    ÇEVRE UYGARLIKLAR VE ANADOLU’YA ETKİLERİ 3
    • İlk Çağ’da Anadolu’yu en fazla etkileyen uygarlık merkezi Mezopotamya olmuştur.
    • Mezopotamya iki nehir arası demek olup Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki bölgeye denir.
    • İlk Çağ’da Mezopotamya’da kurulan devletler ümerler,Babilliler,Asurlular ve Akadlardır.

    SÜMERLER:
    • Mezopotamya’da kurulan ilk uygarlık Sümerlerdir. M.Ö 3500’de Orta Asya’dan gelerek Mezopotamya’da devlet kurmuşlardır.
    • Kanallar açmışlar ve bataklıkları kurutarak tarım ve hayvancılık yapmışlardır.
    • Tarihte ilk yazıyı Sümerler bulmuşlar ve kullanmışlardır.( Çivi yazısı) M.Ö 3200
    • Not: Yazının bulunmasıyla tarih devirleri başlamıştır.
    • İlk yazılı kanunlar, ilk takvim, ilk matematik bilgileri de yine Sümerlere aittir.
    • Sümerler çok tanrılı dine inanırlar ve Ziggurat adı verilen tapınaklarında tanrılarına tapınırlardı ve kurban keserlerdi.
    • Sümerler Mezopotamya’da kurulan Akadlar tarafından son verilmiştir.

    BABİLLER:
    • Aşağı Mezopotamya’da kurulmuştur.
    • Devletin en güçlü zamanı kral Hammurabi zamanıdır.Kral Hammurabi Sümer kanunlarını geliştirerek uygulamıştır.( Hammurabi Kanunları diye bilinir)
    • Babil , dünyanın yedi harikasından biri olan “Babil’in Asma Bahçeleriyle” ünlüdür.
    • Babilliler M.Ö 6.yüzyılda Persler tarafından yıkılmıştır.

    ASURLULAR:
    • Yukarı Mezopotamya’da kurulmuştur.Ninova şehri başkenttir.
    • Asurlular ticaretle uğraşmışlardır.Anadolu,Mısır ve Mezopotamya arasında ticaret yapmışlardır.
    • Asurlular ticaret amacıyla Anadolu’ya geldiklerinde yazıyı da beraberinde getirmişlerdir.Böylece Anadolu hem yazıyı öğrenmiş hem de tarih çağlarına girmiştir.
    • Asurlular M.Ö 612 yılında Pers egemenliğine girmiştir.

    AKADLAR:
    • M.Ö 2300 lü yıllarda Arabistan’dan gelerek Mezopotamya’da devlet kurdular.
    • Akadlar; Elam,Asur,Doğu Anadolu ve Akdeniz’i fethederek imparatorluk kurdular.
    • M.Ö 2150 yıllarında kuzeyden gelen Gutiler tarafından yıkılmıştır.

    ANADOLU’YU ETKİLEYEN DİĞER UYGARLIKLAR
    • İran’da hüküm süren Persler M.Ö 6.yüzyılda Anadolu’ya gelerek 200 yıl hüküm sürdüler.
    • M.Ö 7.yüzyılda kurulan Makedonya Devleti’nin kralı olan İskender Asya seferine çıkarak Anadolu Mısır ,Suriye,İran ve Hindistan’ı ele geçirmiş ve sefer dönüşü ölünce ülke küçük krallıklara bölünmüştür.Bunlardan biriside Batı Anadolu’daki Bergama krallığıdır.Bergama krallığı zamanında bilim ve kültür önem kazanmıştır.Parşömen(Bergamon) kağıdı icat edilmiş ve bilgiler kalıcı hale getirilmiştir.
    • M.Ö 753’te İtalya’da kurulan Roma İmparatorluğu M.Ö 60 ‘lı yıllarda sınırlarını hızla genişletmiş ve Anadolu,Mısır,Suriye ve Kuzey Afrika’yı ele geçirerek büyük bir imparatorluk kurmuşlardır. Anadolu’da Roma dönemine ait mimari eserler vardır.Bunlar; İstanbul’da Bozdoğan kemeri ve Çemberlitaş, Ankara’da ise Ogüst Mabedi( Tapınağı) ve Roma Hamamıdır.
    • Roma İmparatorluğu M.S 395 yılında Batı Roma ve Doğu Roma ( Bizans İmp.) olmak üzere ikiye ayrıldı.Doğu Roma’dan (Bizans’tan ) günümüze pek çok mimari eser kalmıştır bunların en önemlisi İstanbul’daki Ayasofya , Yerebatan Sarnıcıdır.
    • Doğu Akdeniz kıyılarında denizcilikle uğraşan Fenikeliler buldukları 22 harflik alfabeleriyle Anadolu’yu ve Dünyayı etkileyerek katkıda bulunmuşlardır.
    • Mısır uygarlığı ise kullandıkları resim yazısı(Hiyeroglif), güneş yılı esaslı takvim ile tıp , matematik , astronomi alanlarında dünya medeniyetine katkıda bulunmuşlardır.

  18. #18
    Member izmirsat's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    Sep 2006
    Bölge
    izmir
    yaş
    39
    Mesajlar
    1,555

    Varsayılan Konu: --- * ÖDEV DEPO/bilgi bankası * ---

    Uzay

    Uzay nedir? Uzay, boşluk mudur? Uzay nasıl eğrilebilir? Uzayın eğriliği ile kastedilen nedir?
    Einstein, evrenin geometrisinde yanıldığımızı anladı. Örneğin iki paralel ışığın uzayda hiç kesişmeden gideceğini sanırız. Çünkü Öklid geometrisinin sonsuz düzleminde paralel çizgiler kesişmez. Doğrunun iki nokta arasındaki en küçük uzaklık olduğunu söyleriz.
    Bir zamanlar insanoğlu, Dünya' nın düz olduğunu düşünürdü. Bugün Dünya' nın yuvarlak olduğunu biliyoruz. İzmir ile New York arasındaki uzaklık düz bir yol değil, bir çember yayıdır. Dünya söz konusu edildiğinde bile Öklid geometrisi geçerli değildir. Ekvator' un iki noktasından Kuzey Kutbu' na çizilen dev üçgenin iç açıları toplamı 180 derece değildir; daha büyük bir derecedir. Dünya üzerinde dev bir çember çizilse, çevresi ile yarıçapı arasındaki oran klasik değer "pi sayısı"ndan küçük çıkar. Çünkü bu dev çember bir düzlemde değildir. Dünya' nın yuvarlaklığından kimse şüphe etmez. Fakat insanoğlu bu gerçeği, Dünya' dan ayrılıp ona uzaktan bakarak bulmamıştır. Bu, Dünya' da dururken de, kolayca gözlenen olayların uygun matematiksel açıklaması ile rahatça anlaşılabilir. Einstein de astronomik gerçekleri dikkate alarak yeni bir evren modeli ortaya attı.
    Öklid geometrisi, bir çekim alanı içinde geçerli değildir. Çekim alanında doğruların, düzlemlerin anlamı olsa bile pek basittir. Işık bile çekim alanı içinden geçerken düz bir çizgi üzerinde gitmez. Çünkü çekim alanının geometrisi, içinde doğru bulunmayan bir geometridir. Işığın çizebileceği en kısa yol bir eğri, ya da alanın geotrik yapısının belirlediği büyük bir çemberdir. Bir çekim alanının yapısını düşen cismin kütlesi ve hızı belirler. Bir bütün olarak evrenin geometrik yapısına biçim veren de evrende bulunan maddelerin toplamı olmalıdır.Evrende her madde toplanmasına karşılık uzay-zaman sürekliliğinde bir biçim bozulması vardır. Her gök cismi, her galaksi uzay-zamanda, bölgesel bozukluklar meydana getirir; denizdeki adaların çevresinde görülen çalkantılar gibi. Madde toplanması ne kadar yoğun olursa, bunun sonucu olan uzay-zaman eğrilmesi o kadar büyük olur. Sonuç olarak tüm uzay-zaman süreklisi bir bütün eğridir. Evrendeki hesaplanamaz madde kütlelerinin oluşturduğu biçim bozukluklarının yerleşmesi, sürekliliğin büyük bir kozmik eğri halinde kendi üzerine kapanmasına yol açar. Bu nedenle Einstein evreni Öklid' inkinden ayrıdır ve sonsuz değildir.Yerde sürünen bir solucan Dünya' yı düz ve sonsuz görür. Bunun gibi yerdeki bir insana bir ışın düz çizgi üzerinde sonsuza gidiyormuş gibi görünebilir. Einstein evreninde doğrular yoktur; yalnız büyük çemberler vardır. Uzay sonsuz değildir, fakat sınırsızdır.(Evren ve Einstein s: 110-115)
    Einstein evreninde yüz milyonlarca ateş halinde yıldızı ve hesaplanamayacak ölçüde seyrek gaz, soğuk demir, taş ve kozmik toz sistemlerini tutan milyarlarca galaksiyi içine alacak büyüklüktedir. Bu evrende, saniyede 300 bin kilometre hızla uzayda yola çıkan bir Güneş ışını, büyük bir kozmik çember çizecek ve 200 milyar yıldan biraz sonra kaynağına dönecektir.( Evren ve Einstein s:117)
    Bununla birlikte Einstein, kendi evren bilimini geliştirirken, yıllarca sonra açıklanan astronomi olayını bilmiyordu. Yıldızların ve galaksilerin hareketlerini rasgele sayıyordu. Einstein, evreni durgun saydı. Oysa evren genişliyordu. Bütün galaksiler, sistemli olarak bizimkinden uzaklaşıyor.Bu sonuç o kadar önemlidir ki, bunun nasıl ortaya konulabildiğini göstermek yararlı olacaktır.
    Oldukça yakın galaksilerin uzaklığının belirtilebilmesi onların içinde iyi bilinen çeşitli örnek yıldızların tanınması yolu ile olur. Bu yıldızlar için değişme devrelerinin, onların kendi öz aydınlatma miktarı ile belli olduğu bilinmektedir. Bu uzaklıkların, elverişli bir şekilde bulunabildiğini söylememize olanak sağlayan başka yöntemler de vardır ki, bunların sonuçları, oldukça iyi sayılabilecek derecede diğer yöntemlerin sonuçları ile çakışırlar.
    Galaksilerin hızlarını, bunların görünür ışıktaki ışımalarını çözümleyerek de belirlemek olanaklıdır.
    Şimdi herkes, evren ve zamanın kendisinin, büyük patlamada bir başlangıcı olduğunu düşünüyor. Ve Hawking, sitemini şöyle dile getiriyor: "Bu , birkaç değişik kararsız taneciğin keşfinden çok daha önemli olmakla birlikte, Nobel Ödülleri ile değerlendirilebilmiş bir buluş değildir" (s: 28)
    İki karadelik çarpışır ve birleşirse, sonunda ortaya çıkan karadeliğin alanı, baştaki karadeliklerin alanlarının toplamından daha büyüktür. Bu durum, termodinamiğin ikinci yasasına göre, entropinin davranışına çok benzemektedir. Entropi, hiç azalmaz ve tüm sistemin entropisi, onu oluşturan parçaların entropileri toplamından büyüktür. Bir karadeliğin kütlesindeki değişme, onun olay ufkunun alanı da değişmeye, açısal momentumundaki değişmeye ve elektrik yükündeki değişmeye bağlıdır. Bir karadeliğin uzay ufkunun her yerinde yüzey gravitesi aynıdır. Bu benzerlikten cesaret alan Bekenstein 1972' de olay ufku alanının belli bir katının karadeliğin entropisi olduğunu ileri sürdü. "Lakin bu teklif tutarlı değildi. Eğer karadelikler, olay ufkuyla orantılı bir entropiye sahip olsalardı, yüzey gravitesiyle de orantılı, sıfırdan farklı bir sıcaklıkları olurdu. Karadeliğin, kendi sıcaklığından daha düşük sıcaklıktaki bir termal ışınımla temasta olduğunu düşünelim. Karadelik, ışınımın bir kısmını yutarken dışarıya birşey gönderemeyecektir. Zira klasik kurama göre, karadelikten bir şey çıkamaz.Bu durumda, alçak sıcaklıktaki termal ışınımdan, yüksek sıcaklıktaki karadeliğe ısı iletilmiş olacaktır. Bu ise, genelleştirilmiş ikinci yasaya aykırıdır. Çünkü termal ışınımdan entropi kaybı, karadelik entropisindeki artmadan daha büyük olurdu. Lakin, bundan sonraki konuşmamda göreceğimiz gibi, karadeliklerin, tama da termal özellikte bir ışınım yaydıkları keşfedilince, tutarlılık yeniden sağlandı. Bu sırf bir tesadüf veya bir yaklaşım sonucu olamayacak kadar güzel bir sonuçtur. Böylece karadeliklerin gerçekten bir iç gravitasyonal entropisi olduğu anlaşılıyor. Göstereceğimiz gibi bu, bir karadeliğin basit olmayan topoljisi ile ilgildir. İç entropinin anlamı, graviteni çoğunlukla kuantum kuramıyla ilgili olanın dışında, ek bir belirsizlik düzeyi ortaya çıkarmasıdır. Bu nedenle, "Tanrı zar atmaz" dediğinde, Einstein yanılıyordu. karadelikler dikkate alındığında, Tanrının zar atmakla kalmayıp, bazan zarları görülemeyecek yerlere de atarak bizi şaşırttığı görülmektedir." (Uzay ve Zamanın Doğası s: 34-35 )
    Gravitenin hiç olmazsa normal durumlarda, daima çekici olduğunu gördük. Eğer gravite elektrodinamikteki gibi bazen çekici, bazen de itici olsaydı, on üzeri kırk kere(10 40) daha zayıf olduğu için onu hiç fark edemezdik.Ancak, gravitenin daima aynı işareti taşıması nedeniyle, bizimle Dünya gibi iki makroskobik cismin taneciklerinin arasındaki gravitasyonal kuvvetler, bizim hissedeceğimiz ölçüde bir kuvvet toplamına yol açar. Gravitenin çekici olması, onun evrendeki maddeyi yıldız ve galaksi gibi cisimler oluşturmak üzere bir araya getirecek şekilde davranacağı manasına gelir. Daha fazla sıkışmaya karşı madde, yıldızlarda termal basınç ile galaksilerde de iç hareketler ve dönmelerle bir süre direnir. Ama en sonunda ısı veya açısal momentum dışarı taşınacak ve cisim büzülmeye başlayacaktır. Eğer kütle, Güneş' in kütlesinin bir buçuk katından küçükse, elektron veya nötronların dejenerasyon basıncı nedenle büzülme durabilir. Cisim de buna göre bir beyaz cüce veya bir nötron yıldızı haline yerleşir. Fakat, kütle bu limitten büyükse, büzülmeyi durdurabilecek bir şey yoktur. Belirli bir kritik büyüklüğe kadar küçülünce, onun yüzeyindeki gravitasyonal alan o kadar kuvvetli olacaktır ki, ışık konileri içeri doğru kıvrılacaktır. Bunun size dört boyutlu bir resmini çizmek isterdim. Fakat, hükümet tasarrufları. Cambridge Üniversitesini ancak iki boyutlu ekranlarla yetinmeye zorluyor. Bu nedenle zamanı düşey doğrultuda üç uzay doğrultusunun ikisini perspektif olarak gösterdim.
    "Uzay-zamanın, içinden sonsuza kaçmanın mümkün olmadığı bölgesine karadelik denir. Bunun sınırı olay ufku adını alır. Olay ufku, sonsuza kaçamayan ışık ışınlarının oluşturduğu bir boş yüzeydir. Saçsızlık teoremleri, bir cisim karadelik oluşturacak şekilde çökerken büyük miktarda enformasyonun kaybolduğunu gösteriyor. Daha önceleri, bu enformasyon kaybı önem taşımıyordu. Çünkü Çökmekte olan bir cisimle ilgili bilgilerin karadelik içinde kaldığı düşünülüyordu. karadelik dışında bulunan bir gözlemci için çöken cismin nasıl bir şey olduğunu belirlemek çık zordur. Ama klasik kuramda bu ilke olarak olanaklı görülüyordu. Gözlemci, çökmekte olan cismi gerçekte hiç gözden kaybetmeyecektir. Buna rağmen o yavaşlayacak ve olay ufkuna yaklaştıkça daha da kararacaktır. Fakat gözlemci hala onun hangi maddeden yapıldığını ve kütlesinin nasıl dağıldığını görebilecektir. Kuantum kuramı bunun hepsini değiştirmiştir. Önce, çöken cisim olay ufkunu geçmeden önce sadece sınırlı bir miktarda foton gönderecektir. Bunlar, çöken cisim hakkında tüm bilgiyi taşımaya yetmeyecektir. Bunun anlamı, kuantum kuramına göre, dışarıdaki bir gözlemci için, çöken cismin durumunu ölçmenin mümkün olmadığıdır. Bunun çok önemli olmadığı, çünkü dışardaki bir kişi ölçemese de enformasyonun hala karadelik içinde olduğu düşünülebilir. Fakat işte burada, kuantum kuramının ikinci etkisi ortaya çıkıyor. Göstereceğim gibi, kuantum kuramı karadelikleri ışıtır ve kütle kaybettirir. En sonunda bunlar tamamen yok olurken, içlerindeki tüm enformasyonu da birlikte götürürler. Bu enformasyonun gerçekten de kaybolduğu ve başka bir şekilde geri gelemeyeceği lehinde argümanlar vereceğim. Göstereceğim gibi, bu enformasyon kaybı, fiziğe, kuantum mekaniği ile ilgili olanın dışında ve onun üzerinde, yeni belirsizlik düzeyi katmaktadır."
    1973 yılında bu olayı ilk defa incelediğim zaman, çökme sırasında bir emisyon patlaması olacağını, fakat ondan sonra tanecik yaratılmasının duracağını ve geride gerçekten siyah bir kara cisim kalacağını bulmayı umuyordum. Fakat büyü şaşkınlıkla, çökme sırasındaki bir patlamadan sonra geriye, sabit hızda bir tanecik yaratımı ve emisyon kaldığını buldum.(s6) Bir süredir, kuvvetli bir elektrik alanında pozitif ve negatif elektrik yükü taşıyan tanecik çifti yaratıldığı bilinmektedir.(s7) Karadelikler, elektrik yükü de taşıyabildiği için, bunların da çift yaratılabileceği düşünülebilir. Lakin bunun miktarı, elekton-pozitron çiftleri ile karşılaştırıldığında çok küçük bulunacaktır. Zira, kütle bölü yük oranı on üzeri yirmi defa daha büyüktür.Bu şu demekti: karadelik çiftleri oluşturmak üzere önemli bir ihtimal belirmesinden çok daha önce, herhangi bir elektrik alanı, elektron-pozitron çiftleri yaratımı ile nötralize olacaktır. Bunun yanında, magnetik yüklü karadelik çözümleri de vardır. Magnetik yüklü tanecik olmadığı için, böyle karadelikler, gravitasyonel çökme ile yaratılamazlar. Fakat bunların, kuvvetli bir magnetik alanda çiftler şeklinde yaratılabileceği düşünülebilir. Bu durumda adi tanecikler magnetik yük taşımadığı için, adi tanecik oluşması ile arada bir rekabet yoktur. "Bu nedenle, magnetik yüktlü bir karadelik çifti yaratabilecek kadar büyük bir ihtimal olabilmesi için, magnetik alan yeter derecede kuvvetli olabilir." (Uzay ve Zamanın Doğası, 69)
    Normal olarak, saf bir kuantum durumunda bulunan bir sistem, üniter bir şekilde, bir saf kuantum durumları dizisinden geçerek sonuçlanır. Fakat karadeliklerin ortaya çıkması ve ortadan kaybolmasıyla enformasyon kaybı olursa, üniter bir evrim olamaz. Onun yerine, enformasyon kaybı, kardelikler ortadan kaybolduktan sonraki nihai duruma, karışık kuantum durumu denebileceği anlamına gelecekttir. Buna, her biri kendi olasılığı ile farklı, saf kuantum durumlarının topluluğu olarak bakılabilir. Fakat o kesinlikle belirli bir durumda olamayacağı için, nihai durumun olasılığı, herhangi bir kuantum durumuna müdahale ile sıfıra düşürülemez.Bu demektir ki, gravite, fizikte ekseri kuantum kuramı ile ilişkilendirilen belirsizliğin dışında ve onun üzerinde, yeni bir önceden bilinemezlik düzeyi getirmektedir.Gelecek konuşmamda, bu ek belirsizliği zaten gözlemiş olabileceğimizi göstereceğim. Geleceğin kesin olarak öngörülebileceğine dair bilimsel determinizmin ümidine , bununla bir son verilmektedir.

  19. #19
    Member izmirsat's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    Sep 2006
    Bölge
    izmir
    yaş
    39
    Mesajlar
    1,555

    Varsayılan Konu: --- * ÖDEV DEPO/bilgi bankası * ---

    UZAY ÇALIŞMALARI HAKKINDA BİLGİ

    A. UZAY
    Bütün sınırlı genişlikleri içine alan sınırsız boşluğa uzay denir. Uzayın büyük bir kısmında hiçbir şey yoktur: Ne gaz, ne sıvı, ne katı; ne de herhangi bir atom veya molekül. Uzaya çıktığımızda dünyanın koruyucu atmosferinin dışına çıkmış oluruz. Uzay, yaşamı sürdürmenin çok zor olduğu bir yerdir.
    1. UZAYA İLK ADIM (AY’IN FETHİ)
    1968’de Ay’ın fethine doğru yeni bir aşama gösterildi. 15 Eylülde fırlatılan SSCB uzay aracı Zond-5, ilk Yer-Ay-Yer gidiş gelişini gerçekleştirirken, ABD’nin de Apollo tasarısına başlanmıştır. Temmuz 1969’da Apollo-9 içinde Armstrong, Aldrin ve Collins ile uzaya fırlatıldı. 21 Temmuz’da Türkiye saati ile 04.56’da Neil Armstrong, Ay üstüne ayak basan ilk insan oldu. Onu hemen Edwin Aldrin izledi. Bunlardan sonra Apollo-11, Apollo-12 ve Apollo-13 uçuşları gerçekleştirildi.
    Apollo-13’ün yolculuğu sırasında (Nisan 1970) pilotların büyük bir kaza atlatmalarına karşın, uzay yarışında ABD üstün görünüyordu. Bununla birlikte NASA bir süre için Ay programını durdurdu. SSCB ise 1970 sonunda Ay üstüne ilk otomatik yumuşak iniş gerçekleştirdi. SSCB’in fırlattığı Luna 16-20 Eylül 1970’te Bolluk denizine indi. Luna-17 Ay üstüne bir ay aracı olan Lunakod’u bıraktı. Bu araç 3600 m.lik bir taramadan sonra Ocak 1971’de Luna-17’ye geri döndü.
    2. GÜNEŞ SİSTEMİ VE DİĞER GEZEGENLER
    a) Güneş sistemi
    Güneş sistemi yaşama, 4,6 milyar yıl önce, içinde kayaç ve buz parçacıkları bulunan büyük bir gaz bulutu kütlesi olarak başlamıştır. Bulut kendi çekim gücü nedeniyle sıkıştığında güneş oluşmuş, tanecikler de bir araya gelerek gezegenleri ortaya çıkarmıştır.
    Güneşin iç bölümünde nükleer füzyonla hidrojen helyuma dönüşür ve bu dönüşüm sonucu açığa çıkan enerji, önce ışık yuvarına, oradan da uzaya gider.
    b) Merkür
    Güneşe en yakın gezegen Merkür’dür. Ortalama 57,9 milyon km. olan Merkür-Güneş uzaklığı astronomideki diğer uzaklıklara kıyasla gerçekten çok küçüktür.
    Güneşe çok yakın olduğundan, gündüz vakti Merkür’deki sıcaklık 423 C ye kadar çıkar. Ama güneş battığı zaman sıcaklığın –183 C ye kadar indiği olur. Güneşe bu kadar yakın olmasına karşın bazı uzmanlar Merkürde hala kraterlerin güneş görmeyen yerlerinde buz bulunabileceğini düşünüyorlar.
    Bir teoriye göre Merkür, bundan milyonlarca yıl önce 2 kez hemen hemen kendisi kadar büyük gök cisimleriyle çarpıştı. İlk çarpışma sonucunda Merkür neredeyse tümüyle sıvılaştı, ağır metaller dibe batarak büyük çekirdeği oluşturdu. İkinci çarpışma sonucunda da kabuğun büyük bir kısmı parçalanarak ince bir kabuk kaldı.
    c) Venüs
    Güneşe en yakın ikinci gezegendir. Güneşe uzaklığı 108 milyon km.dir. Dünyaya en yakın konuma geldiğinde güneş ve aydan sonra en parlak cisimdir. Işığı bazen gölgeler oluşturabilir.
    Venüs’ün atmosferi çok yoğundur. Öylesine yoğundur ki; dünyadaki en güçlü teleskopla bile yeryüzü şekillerinin görülmesi imkansızdır. Atmosferinin basıncı yüzünden ezileceğinden, gökyüzünden yağan sülfürik asitten yanacağından, atmosferi nefes almaya uygun olmadığından büyük bir olasılıkla hiçbir insan Venüs’ün yüzeyine ayak basamayacaktır.
    Venüs çok yavaş döner. Kendi çevresinde dönmesi 243 gün sürerken, güneş çevresinde dönmesi 224 gün sürer. Bu nedenle bir Venüs günü bir Venüs yılından daha büyüktür.
    d) Yer
    Dünya, güneş sisteminde yaşam olan tek gezegendir. Güneşe uzaklığı ortalama 149,6 milyon km.dir. Dünya, demir ve nikel bir çekirdeği saran kayaç tabakasından oluşur. Derinlere indikçe sıcaklık artar.
    Yaklaşık 4,6 milyar yıl önce, bir gaz ve toz bulutu yoğunlaşarak güneşi oluşturmuştur. Bulutun içindeki başka maddeler birleşerek dünya ve diğer gezegenleri oluşturmuştur. Dünyada demir ve nikel eriyerek çekirdeği oluşturmuştur. 4 milyar yıl önce dünyanın kabuğu oluşup yanardağlardan çıkan su buharı yoğunlaşarak denizleri meydana getirmiştir.
    e) Mars
    Dünyanın yarısı büyüklüğünde olan Mars birçok yönden dünyaya benzer. Mars gününden sadece bir saat uzundur. Marsta da dünyadaki gibi mevsimler vardır. Ama güneşe uzaklığı 227,4 milyon km. olduğu için ortalama sıcaklığı –28C dir. Ayrıca bir Mars yılı 687 dünya günü sürer.
    Marstaki nehir yatakları Mars’ın ikliminin bir zamanlar daha sıcak, atmosfer basıncının da suyun yüzeye çıkmasını sağlayacak kadar yüksek olduğunu gösteriyor. Belki de bilinmeyen bir olay Mars’ın atmosferinin uzaya kaçmasına ve demirce zengin olan toprağının pas rengi almasına neden oldu
    Uzay yolculuklarının ateşli taraftarları 2030 yılı civarında insanoğlunun Mars’a ayak basacağını umuyorlar. Daha sonra Mars’ta üsler kurulacak, bu üsler büyüyüp gelişecek ve en sonunda uzayın daha uzak bölgelerine yapılacak yolculuklar için fırlatma rampası olarak kullanılacaktır.
    f) Jüpiter
    Güneş sistemindeki en büyük gezegen Jüpiter’dir. 16 uydudan oluşan ailesi ile minik bir güneş sistemine benzer. Çok küçük olan katı çekirdeği dışında minyatür bir güneş gibi hemen hemen tümüyle gazdan oluştuğu için Jüpiter diğer gezegenlerden farklı gözükür.
    3 Aralık 1973 tarihinde, Jüpiter’e ulaşan Pioneer-10, dünyaya Jüpiter’in bulutlarına ait ilginç fotoğraflar gönderdi. 1979 yılında Voyager araçları Jüpiter’in dünyadan görülemeyecek kadar ince 3 tane halkası olduğunu buldular.
    Jüpiter’deki kırmızı leke ilk kez İngiliz astronom Robert Hooke tarafından 1664 yılında gözlenmiştir. Aşağıdan yukarıya doğru hızla yükselen maddenin yarattığı 8 km. yüksekliğinde, 40.000 km. uzunluğunda ve 14.000 km. genişliğinde olan bir fırtınadır. Saatte 500 km. hızla esen bu fırtına önüne çıkan küçük fırtınaları yutarak büyür.
    g) Satürn
    Güneş sistemindeki ikinci gezegen olan Satürn, güneşe uzaklık sıralamasında 6. dır. Jüpiter gibi Satürn’de neredeyse tümüyle gazdan oluşur. Kendi çapının beş katı çapa sahip olan çok güzel görünüşlü halkaları oldu için Satürn’e “Halkalı Gezegen” de denir.
    Satürn’ün yoğunluğu o kadar azdır ki büyük bir göle konsa batmayacak kadar hafiftir.
    Satürn’ün halkaları aletleri oldukça ilkel olan eski astronomların aklını karıştırmıştı. Galileo 1610 yılında ilk kez teleskopla Satürn’e baktığında, sanki üçlü bir gezegen sistemiymiş gibi, her iki yanında birer uydu gördüğünü sanarak şaşırmıştı. İki yıl sonraysa uydular görünmez olmuştu.
    Satürn’ün en büyük uydusu Titan’dır. Merkür’den daha büyük olan bu uydunun yoğun ve kalın bir atmosferi vardır. Bir uydudan çok küçük bir gezegene benzer. 21.yy.ın başlarında Amerikan Cassini uzay sondasından ayrılacak olan Avrupa yapımı bir sondanın, uydunun atmosferine sokulması planlanıyor.
    h) Uranüs
    Uranüs, 1781 yılında İngiliz astronom William Herschel tarafından bulundu. Daha önce iki kez gözetlenmiş ama yeni bir gezegen olduğu anlaşılamamıştı. Uranüs’ün güneşten ortalama uzaklığı 2 milyar 869 milyon km.dir. Uranüs, güneş çevresindeki bir dönüşünü 84 yıldan biraz daha uzun bir zamanda tamamlar.
    Uranüs güneş çevresindeki yörüngesinde yan yatmış olarak döner, tıpkı yuvarlanan bir varil gibi. Bu nedenle de zaman zaman her iki kutbu da bize doğru döner. Bu garip dönüşe, milyarlarca yıl önce dev bir gök taşının gezegene çarpması neden olmuş olabilir.
    Uranüs’ün halkaları 1977 yılında, astronomlar gezegenin arkasından bir yıldızı gözledikleri sırada bulundu. Yıldızın ışığı beklenenden 5 dk. önce sönükleşince yıldızın ışığını engelleyenin bir uydu olabileceği düşünüldü. Aynı şey gezegenin öbür yanında da tekrarlanınca bunun bir halka sistemi sonucu olduğu anlaşıldı.
    i) Neptün

    j) Plüton

    k) Onuncu gezegen

    3. KUYRUKLU YILDIZLAR, METEORLAR VE ASTEROİTLER
    a) Kuyruklu Yıldızlar
    Kuyruklu yıldızlar, Güneş sisteminin oluşum döneminden arta kalmış kayaç ve buz kütleleridir. Gök bilimciler, bu buzlu kayaçların, Hollanda’lı gökbilimci Jan Oort’un adıyla anılan ve Güneş Sisteminin en dışındaki Oort bulutu bölgesinde yer aldığını düşünmektedirler.
    b) Meteorlar
    Gökte kısa bir an için görülen ışık çizgilerinin nedeni meteorlardır. Kuyruklu yıldızlardan kalan kayaç ya da toz parçacıklarının saniyede 70 km. yi bulan hızlarla atmosfere girip yanmaları sonucu oluşurlar. Kuyruklu yıldızlar, yörüngelerinde dönerken kopan parçacıkların atmosfere girip yanmasıyla gökte “meteor yağmuru” denilen görüntü-yü yaratırlar.
    c) Asteroitler:
    Asteroitler, güneş çevresindeki yörüngelerde dönen ve gezegenlerden daha küçük olan gökcisimleridir. Günümüze kadar keşfedilenlerin sayısı 4000’i geçmektedir. Boyları küçük taş parçaları ile yüzlerce km. çaplı kütleler arasında değişir. Asteroitlerin çoğu Mars ile Jüpiter arasında uzanan Asteroit kuşaklarında yer alır. Ancak “Truvalılar” adı verilen, iki grup halinde Jüpiter’in yörüngesini izlerler. Öbürleri güneşin çevresinde dönerler.
    En büyük Asteroit 1801 yılında keşfedilen Ceres’tir. 930 km.lik çapıyla dünyaya getirilirse Fransa yüzölçümü kadar bir yer kaplardı.
    4. YILDIZLAR

    5. EVRENİN ÖYKÜSÜ
    Evren, atomlardan galaksilere kadar var olan her şeydir. Astronomlar evreni incelemeye başladıklarından beri onun nasıl ortaya çıktığını merak ettiler. Çevremizdeki galaksilerin bizden uzaklaştığını ve evrenin genişlediğini buldular. Eğer bu doğruysa evren geçmişte, günümüzden çok daha küçüktü. Buna dayanarak “Büyük Patlama” (big-bang) teorisini geliştirdiler. Bu teori her ne kadar tüm sorulara cevap vermese de astronomların yaptıkları gözlemlerle büyük bir uyum içindedir.
    Büyük patlama teorisine göre evren, bundan 15 milyar yıl önce çok büyük, hayal bile edilemeyecek kadar şiddetli bir patlama ile ortaya çıktı. Büyük patlamadan önce neyin varolduğunu soramazsınız, çünkü her şey büyük patlamadan sonra ortaya çıktı. Büyük patlamadan önce nelerin olup bittiğini de soramazsınız, çünkü zamanın kendisi de büyük patlamayla başladı.
    B. UZAY ÇALIŞMALARI
    1. UZAY YARIŞI (SOĞUK SAVAŞ)
    2. Dünya Savaşı’ndan sonra SSCB ve ABD uzay çalışmalarına hız verdiler. Silahlanma çerçevesinde yapılan bu soğuk savaş teknolojinin gelişmesine imkan sağladı. SSCB 4 Ekim 1957’de Sputnik-1 adlı yapay uyduyu, daha sonra da 3 Kasım 1957’de Layka adlı köpeği taşıyan Sputnik-2’yi uzaya gönderdi. Sputnik’leri ABD uydusu Explorer-1 izledi (1 Şubat 1958). 12 Nisan 1961’de SSCB, içinde insan bulunan ilk uyduyu yörüngeye oturtarak yeni bir aşama yaptı. Yuri Gagarin’i taşıyan Vostok-1 yörüngeye oturtuldu. Bunu Şubat 1962’de içinde ilk ABD’li astronotlardan John Glenn’in bulunduğu Friendship ile ABD izledi. Sonra da Lovell ve Borman 14 gün süreyle yörüngede kaldılar(4-18 Aralık 1965). Aleksey Leonov, 18 Mart 1965’de uzayda araç dışına ilk çıkışı gerçekleştirdi, bunu 3 Haziran 1965’de Edward White izledi. Mariner-4 (ABD) Kasım 1964’de Mars gezegeninin ilk fotoğraflarını iletti. Buna karşılık Lunik-9 (SSCB) ay üzerine ilk yumuşak inişi Şubat 1966’da gerçekleştirdi. Bunu aynı yılın Haziran ayında ABD’nin Surveyor’ı izledi.
    2. UZAY ARAÇLARI

    a) Füze motoru

    b) Fırlatıcılar

    3. ASTRONOTLAR
    Astronotlar, uzaya çıkabilmek için aylar süren eğitimden geçerler. Uzayda yön bulmak bu eğitimlerin en önemlilerindendir. Uzay araçlarının içinde astronotların yerine yön bulmasını sağlayan çok gelişmiş bilgisayarlar vardır. Bu bilgisayarlar hasar gördüğü zaman astronotların aracı kullanması gerekebilir.
    Uzayda yapılacak tüm çalışmalar daha önce yerde bir simülatörde denenir. Burada telsiz kullanmayı, yer kontrol merkeziyle haberleşmeyi ve gerekirse arızaları nasıl giderileceği öğrenilir. Bu simülatörlerde ayrıca yangın, güç kesilmesi, paraşüt arızası, yörüngeden sapma halinde küçük roket motorlarını kullanma öğrenilir.
    Uzaydaki yer çekimsiz ortama alışmak astronotlar için zor olur. Görev sırasında uzayda yürümek gerekebile-ceğinden, su altında bazı çalışmalar yapılır. Çünkü su altında hareket etmek yer çekimsiz ortamda hareket etmeye çok benzer.
    Kalkış sırasında astronotlar, kendilerini dünyadakinden 3 kat daha fazla ağır hissederler. Bu çekime yer çekimin 3 katı anlamında kısaca 3g denir. Astronotların bu çekime alışabilmeleri için merkezkaç aracı denen bir araca binerler. Bu araç astronotların kendilerini dünyadakinden 3 kat daha fazla ağır hissetmelerini sağlar. Astronotlar yola çıkmadan önce 2 hafta süresince karantinaya alınırlar. Çünkü uzayda hastalanırlarsa en yakın hastaneye gitmek için 900km. yol gitmeleri gerekir.
    Genelde bir ekipte 3 kişi bulunur. Ekipte bir pilot, uzay aracının içine verilen havadan sorumlu bir kişi ve bilgisayarları kullanan bir uzman bulunur. Güvenlik nedeniyle, herkes tüm görevleri yapabilecek şekilde eğitilir.
    4. ASTRONOMİ
    Astronomi tüm bilimlerin en eskisidir. Dünyada ilk insanın ortaya çıktığı günden bu yana insanlar gökyüzünü ve orada gördüklerini merak ettiler. Gördükleri şeylerin resimlerini mağara duvarlarına çizdikleri için mağara adamlarının gökyüzünü gözlediklerini biliyoruz. Ürün ekme ve hasat için en uygun zamanın güneş, ay ve yıldızların hareketleri incelenerek bulunabildiğini gördüklerinden beri insanlar gökyüzünü gözlemlemenin yararlı olduğunu anladılar.
    Her ne kadar eski Mısırlıların festival ve bayram günlerini belirlemek için güneş ay ve yıldızları kullandıkları biliniyorsa da gökyüzünü incelemeyi bir bilime dönüştürenler eski Yunanlılardır. Örneğin eski Yunanlı Hipparkhos, çok doğru yıldız haritaları çizmişti.
    Her ne kadar astronomlar evrenin doğası ve yapısı konusunda oldukça çok bilgi biriktirmişlerse de, her şeyin ayrıntıları ile birlikte anlaşılması için teleskopun icadını beklemek gerekti. 1608 yılında Hans Lippershey iki merceğin art arta yerleştirilmesinin uzaktaki cisimleri büyütebildiğini gördü. Mercekleri daha rahat kullanmak için onları uzun bir borunun ucuna monte eden Lippershey ilk teleskopu yapmış oldu. Lippershey’in icadı dünyada çabucak yayıldı. Galileo daha gelişmiş bir teleskop yaparak gökyüzünü incelemeye başladı. Galileo gördüklerine çok şaşırdı. Ayda dağlar ve kraterler vardı. Güneşte, oynayan küçük lekeler vardı. Jüpiter’in bir sürü küçük uyduları vardı ve Venüs’ün görünüşü zaman geçtikçe değişiyordu. En son keşif hepsinin en önemlisiydi. Çünkü bu Venüs’ün dünya çevresinde değil de güneşin çevresinde döndüğünü ispatlıyordu.

    5. İNSANLARIN VE DİĞER CANLILARIN UZAYDAKİ TEPKİLERİ
    Uzayda olmak insanları ve diğer canlıları etkiler. Örneğin, uzaydayken insanların boyu birkaç cm. uzar. Bunun nedeni ise, dünyadayken yerçekiminin omurgalar arasındaki kıkırdakları sıkıştırmasıdır. Ağırlıksız ortamda bu kıkırdaklar genişleyerek boy uzar.
    İnsanlardaki bir başka değişim ise kanın beyne fazla miktarda pompalanmasıdır. Dünyada kalp, beynin aşağısında olduğundan kalbin beyne kan pompalaması için daha fazla uğraşması gerekir. Ağırlıksız ortamda böyle bir durum söz konusu olmadığı için kalp beyne dünyadaki gibi kan pompalamaya devam eder. Fakat yer çekimi olmadığı için beyne daha fazla kan gider. Bu da dünyada baş aşağı birkaç saat durmaya benzer.
    İnsanlar ağırlıksızlığa çabuk alışırlar. Öteki canlılar ise farklı farklı tepkiler gösterirler: kurbağalar uzayda sıçramaya çalıştıklarında takla atarlar ve neye uğradıklarını şaşırırlar. Uzayda sebze ve meyvelerin nasıl yetiştirilebi-leceğini bilmiyoruz. Astronotlar bu konuda çeşitli deneyler yapıyorlar, ama şimdilik vitamin ihtiyaçlarını yanlarında götürdükleri hazır yiyeceklerden karşılamak zorundalar.
    Arabella adı verilen bir örümcek uzayda ağ örmeyi başardı; ama yine de alışılmış bir ağ örene kadar birkaç gün geçti.
    Uzayda yumurtadan çıkan bazı kuşlar düzgün uçmayı hiçbir zaman başaramadılar. Dünyada, kuşlar kanatlarını çırptıkları zaman yukarıya doğru bir kuvvet üretirler bu kuvvet onları havada tutar. Ağırlıksız kuşlar ise, kanat çırptıklarında havada daireler çizecek biçimde dönüp dururlar.
    Bitkiler ilginç bir biçimde büyürler, yeşil kısımlar uzay aracındaki herhangi bir ışığa yönelir, ama kökler ne tarafa yöneleceklerini bilemezler.

  20. #20
    Member izmirsat's Avatar
    Bağlantı Tarihi
    Sep 2006
    Bölge
    izmir
    yaş
    39
    Mesajlar
    1,555

    Varsayılan Konu: --- * ÖDEV DEPO/bilgi bankası * ---

    Ülkelerin Mutfakları

    Küçücük, kuru, insanı yerinden zıplatacak kadar acı biberler, acı soslarla pişirilmiş barbunya fasulyesi, mısır ve mısır unundan yapılmış hamur işleri tortilla ve taco, ve de et yemeği olarak fajita ilk akla gelenler...
    Bol acılı sosları ve baharatlarıyla Türk damak zevkine en yakın mutfaklardan biridir Meksika mutfağı.

    Meksika mutfağının simgesi tortilla

    Tortillanın geçmişi tam 12000 yıl önceye dayanır. Maya efsanesine göre, ilk tortilla bir köylü tarafından aç kralın karnını doyurmak için yapılmış.
    İsmini İspanyolca “yuvarlak pasta” anlamına gelen “torta” kelimesinden alan tortilla; mısır veya buğday unundan yapılan küçük boyda, ince, yuvarlak bir yufkadır.. Ekmek yerine her öğünde yenir. Meksika mutfağının simgesi; Türklerin ekmeği, pidesi, Çinlilerin pirinci gibidir... Tortillalar yalnızca ekmek olarak değil aynı zamanda üstü çeşitli malzemelerle süslenerek pizza olarak da kullanılır.

    Tortilla ayrıca katlanıp içi değişik malzemelerle doldurularak da yenir. Böylece tortillanız, içindeki malzemelerin kızarıp fırınlanlanmasıyla yeni yeni isimler alır ve tabağınızda tamale, flauto, buritto ya da quesadilla oluverir...

    Tamale; Meksika’da oldukça popüler olan bir yiyecektir. Yapıldığı bölgeye göre kırmızı, yeşil biber konarak yapılabilir. Tatlı olanı da vardır. Tavuk, et, ya da meyveler, muz yaprağı veya mısır kabuğuna sarılarak yapılır.

    Buritto; tortilla, her yanı kapalı olacak şekilde sarılarak yapılır. Yani silindir şeklin iki ucu da kıvrılıp içine konur. İçine kavrulmuş et ya da tavuk, siyah fasulye, pilav, domates, marul ve sos konarak yenir.

    Quesadilla; içinde neredeyse her şeyin bulunduğu, yumuşak tortilladan yapılan bir çeşit dürümdür. Etli, tavuklu ya da peynirli olabilir ama genellikle tavuklusu tercih edilir. Salsa, acı krema ve istenilirse guacamole ve acı biberle servis edilir.

    Enchilada; genellikle gevrek, mısır unundan yapılmış tortillanın içi çeşitli malzemelerle doldurulmuş şeklidir. İçine et, tavuk ya da peynir konulabilir, seçilen malzemeye göre soslar da değişebilir.

    Meksika’da genç kızlar yıllarını mükemmel tortillayı yapmanın sırlarını öğrenmekle geçirirler. Günümüzde tortillalar hala eski zamanlardaki tariflerle hazırlanmaktadır, yalnız tek bir farkla: Artık Meksikalı kadınların yerini makineler almıştır...
    Çeşit çeşit taco...

    Tortilla’dan yapılan yemeklerin en yaygını olan taco, tortillanın ikiye katlanıp içinin marul, rende peynir, yeşil biber ve domates gibi malzemelerle doldurulmasıyla oluşur. Yumuşak ya da gevrek olabilen tacolar içlerine konan malzemelere göre de çeşitli isimler alırlar.

    Kaynak:http://www.insankaynaklari.com

    İspanyol Mutfağı

    Dünyanın sayılı mutfaklarından olan İspanyol mutfağı, güneyine özgü tatlarla karşımıza çıkıyor. İspanyanın Endülüs olarak da bildiğimiz Andalucia bölgesi, kuzey Afrika ve Akdeniz mutfağının bir sentezini oluşturmuş. Deniz ürünleri, "gaspacho"su ve bir kültür klasiği olan "tapas"larıyla farklı lezzet arayanlar için.

    Gazpacho nedir?

    İspanyol mutfağında sık sık tüketilen ve bir tür soğuk çorba olan gazpacho, özellikle Andaluciada yaygındır.

    "Islatılmış ekmek" anlamındaki Arapça bir sözcükten türetilen adı, aynı zamanda da tarih boyunca Araplarla olan etkileşimin bir göstergesidir.

    En sık yapılan gazpacho yemeği domates, sirke, sarmısak, zeytinyağı, ekmek içi, soğan, salatalık ile yeşil biberin pişirilmemiş ve ekmek kırıntılarıyla koyulaştırılmış karışımından oluşur. Yağda kızartılmış ekmek parçaları, doğranmış sebze ve katı yumurta ile birlikte servis edilir.

    Andalucia'daki Malaga ilinde yapılan ve oldukça özgün bir tadı olan gazpachonun temel malzemesi ise bademdir, ayrıca içine üzüm de konur.

    Andalucia (Endülüs) spesiyaliteleri

    İspanya'nın en kalabalık yöresi olan Andalucia'nın değişik kesimlerinin kendine özgü spesiyaliteleri vardır. Örneğin kıyılar boyunca deniz ürünleri çeşitleri, Sevillada paella, Cordobada nefis aromalı gaspacho bunların en bilinenleridir. Andalucianın hemen her bölgesinde ise klasik İspanyol içkisi sherrynin yanında öğlenleri sandöviç olarak, akşamları ise ördövr olarak sıcaklı soğuklu, irili ufaklı "tapas"lar sunulur. Andalucia'nın güneyinde yer alan Jerez de la Frontcra bölgesi sherrynin anavatanıdır.Tüm dünyada severek tüketilen sherrynin dört çeşidi vardır. Açık renkli ve sek olanı Fino, koyu ve daha ağdalı olanı Amontilado, hafif tatlı koyu sarı olanı Oloroso, koyu ve tatlı olanı ise Cream...

    Andalucia mutfağının özellikleri

    İspanyanın güney bölgesini oluşturan Andalucia (Endülüs), uzun yıllar Arap işgalinde kalmasından dolayı, İspanyol mutfağına özgün lezzetler kazandırmış.

    Brezilya Mutfağı

    Göçlerle birlikte Brezilya'ya gelen her etnik grup beslenme alışkanlıklarını ve mutfaklarını da ülkeye taşımış. Aynı zamanda bulundukları ülkenin topraklarında yetişen yiyecekleri de kendi mutfaklarına uygulamışlar. Örneğin Portekizliler zeytinyağı, morina balığı ve sarımsağı, Afrikalılar ise baharatlarını beraberlerinde getirmişler.

    Ulusal bir yemek: Feijoada
    Aslında ulusal bir Brezilya Mutfağı'ndan bahsetmek zor. Her bölgede çeşitli ülkelerin mutfak geleneklerinin birbirine karışmasından değişik yemekler ortaya çıkmış. Bu nedenle yöresel mutfaklardan bahsetmek daha doğru. Ancak yi ne de bu büyük ülkenin genelinde tanınan ve her Brezilya ailesinde haftada en az bir kez pişen yemekler de var. Bunlardan biri fasulye anlamına gelen "feijoada". Salçalı domuz, sığır eti ve barbunya fasulyesi ile pişiriliyor. Yemeğin yanında garnitür olarak pirinç, lahana gibi yiyecekler yeniyor. Üzerine fasulye, limon, biber, manyoka unu ve portakal dilimlerinden hazırlanmış bir sos dökülüyor. Cumartesi günü tüm lokantalarda öğle yemeği olarak bu yemek çıkarılıyor. Genelde hafta boyunca, pirinç, fasulye, kurutulmuş et, ve manyokayla beslenen Brezilyalılar, cumartesi günleri sindirimi oldukça güç olan feijoada yemeyi adet haline getirmişler. Portekiz Mutfağı'nda balık ve diğer deniz ürünleri ne kadar önemli yer tutarlarsa tutsunlar, Brezilyalılar mutfaklarında sadece yengeç, istakoz ve karidesi kullanarak binlerce çeşit yemek pişiriyorlar. Diğer deniz ürünlerine ise pek rağbet etmiyorlar. Sadece kıyı bölgelerinde kızarmış balık, kalamar ve ahtapot yaygın olarak tüketiliyor.

    Yöresel Mutfaklar:
    Kuzeydoğu bölgesinin Afrika - Portekiz karışımı mutfağı, yöresel mutfaklar arasında en zengin olanı. Şekerkamışı tarımı için ülkeye getirilen ilk göçmenlerden kalan bu mutfakta, çeşit çeşit soslar, baharat, palmiye yağı ve hindistancevizi kullanımı yaygın. Kuzeyde, Para ve Maranhao bölgelerinde gerçek kızılderili mutfağı ortaya çıkıyor. ilk tadışta lezzetsiz ve kokusuzmuş gibi gelen bu yemekler, başka hiçbir yerde yiyemeyeceğiniz yöre kaplumbağaları, iguanaları, yılanları, balıkları, yosunları, bitkileri ve ülkenin her yanında tüketilen manyokayı tatma olanağı sağlıyor. Madenierin bulunduğu orta kesim, av, hayvancılık, fasulye, pirinç, ve mısır üretim bölgesi. Burada hemen hemen her gün aynı şeyler yeniyor; fasulye, manyoka unu, pirinç ve güneşte kurutulmuş et.

    Her an her yerde: Kahve
    Brezilya'da günün her saati, küçük aralarla "cafezinho" adı verilen küçük fincanlarda kahve içiliyor. Bununla birlikte içine şekerkamışından elde edilen sert ve hoş kokulu "cachaca" alkolü katılmış "batida" adı verilen bir aperatif meyve suyu da sıklıkla tüketiliyor. Et yemeklerinin yanında ise kaliteli sek şaraplar tercih ediliyor.

+ Konuya cevap ver
Sayfa 1 / 10 1 2 3 4 5 6 7 8 9 ... SonSon

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Bu konuda gezinen 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 misafir)

     

Bookmarks

Gönderim Kuralları

  • Konu açma yetkiniz yok
  • Cevap yazamazsınız
  • Eklenti yükleme yetkiniz yok
  • Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Desteklediklerimiz
Onsayfa.Com , cfturkey.com, birbirgidiyor.com, friendworlds.com, MTP Patent ve Marka Tescili, odakuydu
  
   
One of the largest message boards on the web !1. server