Orhan Pamuk - Nobel Edebiyat Ödülü - Babamın Bavulu
Orhan Pamuk'un, 2006 Nobel Edebiyat Ödülünü
kazanması nedeniyle verdiği Babamın Bavulu başlıklı Türkçe
konferansının tam metni:
KAYNAK
Babamın Bavulu
Ölümünden iki yıl önce babam kendi yazıları, el yazmaları ve
defterleriyle dolu küçük bir bavul verdi bana. Her zamanki
şakacı, alaycı havasını takınarak, kendisinden sonra, yani
ölümünden sonra onları okumamı istediğini söyleyiverdi.
Benim yazıhanemde, kitaplar arasındaydık. Babam acı verici çok
özel bir yükten kurtulmak isteyen biri gibi, bavulunu nereye
koyacağını bilemeden yazıhanemde bakınarak dolandı. Sonra
elindeki şeyi dikkat çekmeyen bir köşeye usulca bıraktı.
İkimizi de utandıran bu unutulmaz an biter bitmez ikimiz de
her zamanki rollerimize, hayatı daha hafiften alan, şakacı,
alaycı kimliklerimize geri dönerek rahatladık. Her zamanki
gibi havadan sudan, hayattan, Türkiye’nin bitip tükenmez
siyasi dertlerinden ve babamın çoğu başarısızlıkla sonuçlanan
işlerinden, çok da fazla kederlenmeden, söz ettik.
Bu bavul benim için geçmişten ve çocukluk hatıralarımdan çok
şey taşıyan tanıdık ve çekici bir eşyaydı, ama şimdi ona
dokunamıyordum bile. Niye? Elbette ki bavulun içindeki gizli
yükün esrarengiz ağırlığı yüzünden.
Babam gittikten sonra bavulun etrafında birkaç gün ona hiç
dokunmadan aşağı yukarı yürüdüğümü hatırlıyorum. Küçük, siyah,
deri bavulu, kilidini, yuvarlak kenarlarını ta çocukluğumdan
biliyordum. Babam kısa süren yolculuklara çıkarken ve bazen de
evden iş yerine bir yük taşırken taşırdı onu. Çocukken bu
küçük bavulu açıp yolculuktan dönen babamın eşyalarını
karıştırdığımı, içinden çıkan kolonya ve yabancı ülke
kokusundan hoşlandığımı hatırlıyordum. Bu bavul benim için
geçmişten ve çocukluk hatıralarımdan çok şey taşıyan tanıdık
ve çekici bir eşyaydı, ama şimdi ona dokunamıyordum bile.
Niye? Elbette ki bavulun içindeki gizli yükün esrarengiz
ağırlığı yüzünden.
Babamın bavuluna dokunup onu bir türlü açamıyordum, ama
içindeki defterlerin bazılarını biliyordum. Bazılarına bir
şeyler yazarken babamı görmüştüm. Bavulun içindeki yük ilk
defa duyduğum bir şey değildi. Babamın büyük bir kütüphanesi
vardı, gençlik yıllarında, 1940’ların sonunda, İstanbul’da
şair olmak istemiş, Valéry’yi Türkçe’ye çevirmiş, ama okuru
az, yoksul bir ülkede şiir yazıp edebi bir hayatın
zorluklarını yaşamak istememişti. Babamın babası -dedem-
zengin bir işadamıydı, babam rahat bir çocukluk ve gençlik
geçirmişti, edebiyat için, yazı için zorluk çekmek
istemiyordu. Hayatı bütün güzellikleriyle seviyordu, onu
anlıyordum.
Asıl korkum, bilmek, öğrenmek bile istemediğim asıl şey ise
babamın iyi bir yazar olması ihtimaliydi.
Beni babamın bavulunun içindekilerden uzak tutan birinci
endişe tabii ki okuduklarımı beğenmeme korkusuydu. Babam da
bunu bildiği için tedbirini almış, bavulun içindekileri
ciddiye almayan bir hava da takınmıştı. Yirmi beş yıllık bir
yazarlık hayatından sonra bunu görmek beni üzüyordu. Ama
edebiyatı yeterince ciddiye almadığı için babama kızmak bile
istemiyordum… Asıl korkum, bilmek, öğrenmek bile istemediğim
asıl şey ise babamın iyi bir yazar olması ihtimaliydi. Babamın
bavulunu asıl bundan korktuğum için açamıyordum. Üstelik
nedeni kendime açıkça söyleyemiyordum bile. Çünkü babamın
bavulundan gerçek, büyük bir edebiyat çıkarsa babamın içinde
bir bambaşka adam olduğunu kabul etmem gerekecekti. Bu
korkutucu bir şeydi. Çünkü ben o ilerlemiş yaşımda bile
babamın yalnızca babam olmasını istiyordum; yazar olmasını
değil.
Biz yazarların taşları kelimelerdir. Onları elleyerek,
birbirleriyle ilişkilerini hissederek, bazen uzaktan bakıp
seyrederek, bazen parmaklarımızla ve kalemimizin ucuyla sanki
onları okşayarak ve ağırlıklarını tartarak kelimeleri
yerleştire yerleştire, yıllarca inatla, sabırla ve umutla yeni
dünyalar kurarız.
Benim için yazar olmak, insanın içinde gizli ikinci kişiyi, o
kişiyi yapan alemi sabırla yıllarca uğraşarak keşfetmesidir:
Yazı deyince önce romanlar, şiirler, edebiyat geleneği değil,
bir odaya kapanıp, masaya oturup, tek başına kendi içine dönen
ve bu sayede kelimelerle bir yeni alem kuran insan gelir
gözümün önüne. Bu adam, ya da bu kadın, daktilo kullanabilir,
bilgisayarın kolaylıklarından yararlanabilir, ya da benim gibi
otuz yıl boyunca dolmakalemle kağıt üzerine, elle yazabilir.
Yazdıkça kahve, çay, sigara içebilir. Bazen masasından kalkıp
pencereden dışarıya, sokakta oynayan çocuklara, talihliyse
ağaçlara ve bir manzaraya, ya da karanlık bir duvara
bakabilir. Şiir, oyun ya da benim gibi roman yazabilir. Bütün
bu farklılıklar asıl faaliyetten, masaya oturup sabırla kendi
içine dönmekten sonra gelir. Yazı yazmak, bu içe dönük bakışı
kelimelere geçirmek, insanın kendisinin içinden geçerek yeni
bir alemi sabırla, inatla ve mutlulukla araştırmasıdır. Ben
boş sayfaya yavaş yavaş yeni kelimeler ekleyerek masamda
oturdukça günler, aylar, yıllar geçtikçe, kendime yeni bir
alem kurduğumu, kendi içimdeki bir başka insanı, tıpkı bir
kö
prüyü ya da bir kubbeyi taş taş kuran biri gibi ortaya
çıkardığımı hissederdim. Biz yazarların taşları kelimelerdir.
Onları elleyerek, birbirleriyle ilişkilerini hissederek, bazen
uzaktan bakıp seyrederek, bazen parmaklarımızla ve kalemimizin
ucuyla sanki onları okşayarak ve ağırlıklarını tartarak
kelimeleri yerleştire yerleştire, yıllarca inatla, sabırla ve
umutla yeni dünyalar kurarız.
Bütün hayatımı verdiğim yazarlık işinde benim için en sarsıcı
duygu, beni aşırı mutlu eden kimi cümleleri, hayalleri,
sayfaları kendimin değil bir başka gücün bulup bana cömertçe
sunduğunu zannetmem olmuştur.
Benim için yazarlığın sırrı, nereden geleceği hiç belli
olmayan ilhamda değil, inat ve sabırdadır. Türkçe’deki o güzel
deyiş, iğneyle kuyu kazmak bana sanki yazarlar için söylenmiş
gibi gelir. Eski masallardaki, aşkı için dağları delen
Ferhat’ın sabrını severim ve anlarım. ‘Benim Adım Kırmızı’
adlı romanımda, tutkuyla aynı atı yıllarca çize çize
ezberleyen, hatta güzel bir atı gözü kapalı çizebilen İranlı
eski nakkaşlardan söz ederken yazarlık mesleğinden, kendi
hayatımdan söz ettiğimi de biliyordum. Kendi hayatını
başkalarının hikâyesi olarak yavaş yavaş anlatabilmesi, bu
anlatma gücünü içinde hissedebilmesi için, bana öyle gelir ki,
yazarın masa başında yıllarını bu sanata ve zanaata sabırla
verip, bir iyimserlik elde etmesi gerekir. Kimine hiç
gelmeyen, kimine de pek sık uğrayan ilham meleği bu güveni ve
iyimserliği sever ve yazarın kendini en yalnız hissettiği,
çabalarının, hayallerinin ve yazdıklarının değerinden en çok
şüpheye düştüğü anda, yani hikâyesinin yalnızca kendi hikâyesi
olduğunu sandığı zamanda, ona içinden çıktığı dünya ile kurmak
istediği alemi birleştiren hikâyeleri, resimleri, hayalleri
sanki sunuverir. Bütün hayatımı verdiğim yazarlık işinde benim
için en sarsıcı duygu, beni aşırı mutlu eden kimi cümleleri,
hayalleri, sayfaları kendimin değil bir başka gücün bulup bana
cömertçe sunduğunu zannetmem olmuştur.
Yazar olmamda paşalardan ve din büyüklerinden çok, evde dünya
yazarlarından söz eden bir babamın olmasının payını elbette
hiç aklımdan çıkarmazdım.
Babamın çantasını açıp defterlerini okumaktan korkuyordum,
çünkü benim girdiğim sıkıntılara onun asla girmeyeceğini,
yalnızlığı değil arkadaşları, kalabalıkları, salonları,
şakaları, cemaate karışmayı sevdiğini biliyordum. Ama sonra
başka bir akıl yürütüyordum: Bu düşünceler, çilekeşlik ve
sabır hayalleri benim hayat ve yazarlık deneyimimden
çıkardığım kendi önyargılarım da olabilirdi. Kalabalığın, aile
hayatının, cemaatin ışıltısı içinde ve mutlu cıvıltılar
arasında yazmış pek çok parlak yazar da vardı. Üstelik babam,
çocukluğumuzda, aile hayatının sıradanlığından sıkılarak bizi
bırakmış, Paris’e gitmiş, otel odalarında -başka pek çok yazar
gibi- defterler doldurmuştu. Bavulun içinde o defterlerin bir
kısmının olduğunu da biliyordum, çünkü bavulu getirmeden
önceki yıllarda babam hayatının o döneminden bana artık söz
etmeye de başlamıştı. Çocukluğumda da söz ederdi o yıllardan,
ama kendi kırılganlığını, şair-yazar olma isteğini, otel
odalarındaki kimlik sıkıntılarını anlatmazdı. Paris
kaldırımlarında nasıl sık sık Sartre’ı gördüğünü anlatır,
okuduğu kitaplar ve gördüğü filmlerden çok önemli haberler
veren biri gibi heyecanla ve içtenlikle söz ederdi. Yazar
olmamda paşalardan ve din büyüklerinden çok, evde dünya
yazarlarından söz eden bir babamın olmasının payını elbette
hiç aklımdan çıkarmazdım. Belki de babamın defterlerini bunu
düşünerek, büyük kütüphanesine ne kadar çok şey borçlu
olduğumu hatırlayarak okumalıydım. Bizimle birlikte yaşarken
babamın -tıpkı benim gibi- bir odada yalnız kalıp kitaplarla,
düşüncelerle haşır neşir olmak istemesine, yazılarının edebi
niteliğine çok önem vermeden, dikkat etmeliydim.
Ama yapamayacağım şeyin de tam bu olduğunu, babamın bıraktığı
çantaya bu huzursuzlukla bakarken hissediyordum. Babam bazen
kütüphanesinin önündeki divana uzanır, elindeki kitabı ya da
dergiyi bırakır ve uzun uzun düşüncelere, hayallere dalardı.
Yüzünde şakalaşmalar, takılmalar ve küçük çekişmelerle sürüp
giden aile hayatı sırasında gördüğümden bambaşka bir ifade,
içe dönük bir bakış belirirdi, bundan özellikle çocukluk ve
ilk gençlik yıllarımda babamın huzursuz olduğunu anlar,
endişelenirdim. Şimdi yıllar sonra bu huzursuzluğun insanı
yazar yapan temel dürtülerden biri olduğunu biliyorum. Yazar
olmak için, sabır ve çileden önce içimizde kalabalıktan,
cemaatten, günlük sıradan hayattan, herkesin yaşadığı
şeylerden kaçıp bir odaya kapanma dürtüsü olmalıdır. Sabır ve
umudu yazıyla kendimize derin bir dünya kurmak için isteriz.
Ama bir odaya, kitaplarla dolu bir odaya kapanma isteği bizi
harekete geçiren ilk şeydir. Bu kitapları ***fince okuyan,
yalnızca kendi vicdanının sesini dinleyerek başkalarının
sözleriyle tartışan ve kitaplarla konuşa konuşa kendi
düşüncelerini ve alemini oluşturan özgür, bağımsız yazarın ilk
büyük örneği, modern edebiyatın başlangıcı Montaigne’dir
elbette. Babamın da dönüp dönüp okuduğu, bana okumamı
öğütlediği bir yazardı Montaigne. Dünyanın neresinde olursa
olsun, ister Doğu’da ister Batı’da, cemaatlerinden kopup
kendilerini kitaplarla bir odaya kapatan yazarlar geleneğinin
bir parçası olarak görmek isterim kendimi. Benim için hakiki
edebiyatın başladığı yer kitaplarla kendini bir odaya kapatan
adamdır.
Ama kendimizi kapattığımız odada sanıldığı kadar da yalnız
değilizdir. Bize önce başkalarının sözü, başkalarının
hikâyeleri, başkalarının kitapları, yani gelenek dediğimiz şey
eşlik eder. Edebiyatın insanoğlunun kendini anlamak için
yarattığı en değerli birikim olduğuna inanıyorum. İnsan
toplulukları, kabileler, milletler edebiyatlarını
önemsedikleri, yazarlarına kulak verdikleri ölçüde zekileşir,
zenginleşir ve yükselirler, ve hepimizin bildiği gibi, kitap
yakmalar, yazarları aşağılamalar milletler için karanlık ve
akılsız zamanların habercisidir. Ama edebiyat hiçbir zaman
yalnızca milli bir konu değildir. Kitaplarıyla bir odaya
kapanan ve önce kendi içinde bir yolculuğa çıkan yazar, orada
yıllar içinde iyi edebiyatın vazgeçilmez kuralını da
keşfedecektir: Kendi hikâyemizden başkalarının hikâyeleri gibi
ve başkalarının hikâyelerinden kendi hikâyemizmiş gibi
bahsedebilme hüneridir edebiyat. Bunu yapabilmek için yola
başkalarının hikâyelerinden ve kitaplarından çıkarız.
İçimde bir yandan her şeye karşı durdurulmaz bir merak ve
aşırı iyimser bir okuyup öğrenme açlığı vardı; bir yandan da
hayatımın bir şekilde “eksik” bir hayat olacağını, başkaları
gibi yaşayamayacağımı hissediyordum.
Babamın bir yazara fazlasıyla yetecek bin beş yüz kitaplık iyi
bir kütüphanesi vardı. Yirmi iki yaşımdayken, bu kütüphanedeki
kitapların hepsini okumamıştım belki, ama bütün kitapları tek
tek tanır, hangisinin önemli, hangisinin hafif ama kolay
okunur, hangisinin klasik, hangisinin dünyanın vazgeçilmez bir
parçası, hangisinin yerel tarihin unutulacak ama eğlenceli bir
tanığı, hangisinin de babamın çok önem verdiği bir Fransız
yazarın kitabı olduğunu bilirdim. Bazen bu kütüphaneye uzaktan
bakar, kendimin de bir gün ayrı bir evde böyle bir
kütüphanemin, hatta daha iyisinin olacağını, kitaplardan
kendime bir dünya kuracağımı düşlerdim. Uzaktan baktığımda
bazen babamın kütüphanesi bana bütün alemin küçük bir
resmiymiş gibi gelirdi. Ama bizim köşemizden, İstanbul’dan
baktığımız bir dünyaydı bu. Kütüphane de bunu gösteriyordu.
Babam bu kütüphaneyi yurtdışı yolculuklarından, özellikle
Paris’ten ve Amerika’dan aldığı kitaplarla, gençliğinde
İstanbul’da 1940’larda ve 50’lerdeki yabancı dilde kitap satan
dükkanlardan aldıklarıyla ve her birini benim de tanıdığım
İstanbul’un eski ve yeni kitapçılarından edindikleriyle
yapmıştı. Yerel, milli bir dünya ile Batı dünyasının
karışımıdır benim dünyam. 1970’lerden başlayarak ben de
iddialı bir şekilde kendime bir kütüphane kurmaya başladım.
Daha yazar olmaya tam karar vermemiştim, ‘İstanbul’ adlı
kitabımda anlattığım gibi, artık ressam olmayacağımı sezmiştim
ama hayatımın ne yola gireceğini tam bilemiyordum. İçimde bir
yandan her şeye karşı durdurulmaz bir merak ve aşırı iyimser
bir okuyup öğrenme açlığı vardı; bir yandan da hayatımın bir
şekilde “eksik” bir hayat olacağını, başkaları gibi
yaşayamayacağımı hissediyordum. Bu duygumun bir kısmı, tıpkı
babamın kütüphanesine bakarken hissettiğim gibi, merkezden
uzak olma fikriyle, İstanbul’un o yıllarda hepimize
hissettirdiği gibi, taşrada yaşadığımız duygusuyla ilgiliydi.
Bir başka eksik yaşam endişesi de tabii ister resim yapmak
olsun, ister edebiyat olsun, sanatçısına fazla ilgi
göstermeyen ve umut da vermeyen bir ülkede yaşadığımı
fazlasıyla bilmemdi. 1970’lerde, sanki hayatımdaki bu
eksiklikleri gidermek ister gibi aşırı bir hırsla İstanbul’un
eski kitapçılarından babamın verdiği parayla solmuş, okunmuş,
tozlu kitaplar satın alırken bu sahaf dükkanlarının, yol
kenarlarında, cami avlularında, yıkık duvarların eşiklerinde
yerleşmiş kitapçıların yoksul, dağınık ve çoğu zaman da insana
umutsuzluk verecek kadar perişan halleri beni okuyacağım
kitaplar kadar etkilerdi.
Bu duygumun bir kısmı, tıpkı babamın kütüphanesine bakarken
hissettiğim gibi, merkezden uzak olma fikriyle, İstanbul’un o
yıllarda hepimize hissettirdiği gibi, taşrada yaşadığımız
duygusuyla ilgiliydi. Bir başka eksik yaşam endişesi de tabii
ister resim yapmak olsun, ister edebiyat olsun, sanatçısına
fazla ilgi göstermeyen ve umut da vermeyen bir ülkede
yaşadığımı fazlasıyla bilmemdi.
Alemdeki yerim konusunda, hayatta olduğu gibi edebiyatta da o
zamanlar taşıdığım temel duygu bu “merkezde olmama”
duygusuydu. Dünyanın merkezinde, bizim yaşadığımızdan daha
zengin ve çekici bir hayat vardı ve ben bütün İstanbullular ve
bütün Türkiye ile birlikte bunun dışındaydım. Bu duyguyu
dünyanın büyük çoğunluğu ile paylaştığımı bugün düşünüyorum.
Aynı şekilde, bir dünya edebiyatı vardı ve onun benden çok
uzak bir merkezi vardı. Aslında düşündüğüm Batı edebiyatıydı,
dünya edebiyatı değil, ve biz Türkler bunun da dışındaydık.
Babamın kütüphanesi de bunu doğruluyordu. Bir yanda bizim, pek
çok ayrıntısını sevdiğim, sevmekten vazgeçemediğim yerel
dünyamız, İstanbul’un kitapları ve edebiyatı vardı, bir de ona
hiç benzemeyen, benzememesi bize hem acı hem de umut veren
Batı dünyasının kitapları. Yazmak, okumak sanki bir dünyadan
çıkıp ötekinin başkalığı, tuhaflığı ve harika halleriyle
teselli bulmaktı. Babamın da bazen, tıpkı benim sonraları
yaptığım gibi, kendi yaşadığı hayattan Batı’ya kaçmak için
roman okuduğunu hissederdim. Ya da bana o zamanlar kitaplar bu
çeşit bir kültürel eksiklik duygusunu gidermek için
başvurduğumuz şeylermiş gibi gelirdi. Yalnız okumak değil,
yazmak da İstanbul’daki hayatımızdan Batı’ya gidip gelmek gibi
bir şeydi. Babam bavulundaki defterlerinden çoğunu
doldurabilmek için Paris’e gitmiş, kendini otel odalarına
kapatmış, sonra yazdıklarını Türkiye’ye geri getirmişti. Bunun
da beni huzursuz ettiğini, babamın bavuluna bakarken
hissederdim. Yirmi beş yıl Türkiye’de yazar olarak ayakta
kalabilmek için kendimi bir odaya kapattıktan sonra,
yazarlığın içimizden geldiği gibi yazmanın, toplumdan,
devletten, milletten gizlice yapılması gereken bir iş
olmasına, babamın bavuluna bakarken artık isyan ediyordum.
Belki de en çok bu yüzden babama yazarlığı benim kadar ciddiye
almadığı için kızıyordum.
Bir yanda bizim, pek çok ayrıntısını sevdiğim, sevmekten
vazgeçemediğim yerel dünyamız, İstanbul’un kitapları ve
edebiyatı vardı, bir de ona hiç benzemeyen, benzememesi bize
hem acı hem de umut veren Batı dünyasının kitapları.
Aslında babama benim gibi bir hayat yaşamadığı, hiçbir şey
için küçük bir çatışmayı bile göze almadan toplumun içinde,
arkadaşları ve sevdikleriyle gülüşerek mutlulukla yaşadığı
için kızıyordum. Ama ‘kızıyordum’ yerine ‘kıskanıyordum’
diyebileceğimi, belki de bunun daha doğru bir kelime olacağını
da aklımın bir yanıyla biliyor, huzursuz oluyordum.
Aslında babama benim gibi bir hayat yaşamadığı, hiçbir şey
için küçük bir çatışmayı bile göze almadan toplumun içinde,
arkadaşları ve sevdikleriyle gülüşerek mutlulukla yaşadığı
için kızıyordum. Ama ‘kızıyordum’ yerine ‘kıskanıyordum’
diyebileceğimi, belki de bunun daha doğru bir kelime olacağını
da aklımın bir yanıyla biliyor, huzursuz oluyordum.
O zaman her zamanki takıntılı, öfkeli sesimle kendi kendime
“mutluluk nedir?” diye soruyordum. Tek başına bir odada derin
bir hayat yaşadığını sanmak mıdır mutluluk? Yoksa cemaatle,
herkesle aynı şeylere inanarak, inanıyormuş gibi yaparak rahat
bir hayat yaşamak mı? Herkesle uyum içinde yaşar gibi
gözükürken, bir yandan da kimsenin görmediği bir yerde,
gizlice yazı yazmak mutluluk mudur aslında, mutsuzluk mu? Ama
bunlar fazla hırçın, öfkeli sorulardı. Üstelik iyi bir hayatın
ölçüsünün mutluluk olduğunu nereden çıkarmıştım ki? İnsanlar,
gazeteler, herkes hep en önemli hayat ölçüsü mutlulukmuş gibi
davranıyordu. Yalnızca bu bile, tam tersinin doğru olduğunu
araştırmaya değer bir konu haline getirmiyor muydu? Zaten
bizlerden, aileden hep kaçmış olan babamı ne kadar tanıyor,
onun huzursuzluklarını ne kadar görebiliyordum ki?
Babamın yazarken babam olamaması gibi huzursuz edici bir
şeyden daha ağır bir korku vardı burada: İçimdeki hakiki
olamama korkusu, babamın yazılarını iyi bulamama, hatta
babamın başka yazarlardan fazla etkilendiğini görme endişemi
aşmış, özellikle gençliğimde olduğu gibi, bütün varlığımı,
hayatımı, yazma isteğimi ve kendi yazdıklarımı bana sorgulatan
bir hakikilik buhranına dönüşüyordu.
Babamın bavulunu işte bu dürtülerle açtım ilk. Babamın
hayatında bilmediğim bir mutsuzluk, ancak yazıya dökerek
dayanabileceği bir sır olabilir miydi? Bavulu açar açmaz
seyahat çantası kokusunu hatırladım, bazı defterleri
tanıdığımı, babamın üstünde öyle fazla durmadan onları bana
yıllarca önce göstermiş olduğunu fark ettim. Tek tek elleyip
karıştırdığım defterlerin çoğu babamın bizi bırakıp Paris’e
gittiği gençlik yıllarında tutulmuştu. Oysa ben, tıpkı
biyografilerini okuduğum, sevdiğim yazarlar gibi, babamın
benim yaşımdayken ne yazdığını, ne düşündüğünü öğrenmek
istiyordum. Kısa zaman içinde böyle bir şeyle
karşılaşmayacağımı da anladım. Üstelik bu arada babamın
defterlerinin orasında burasında karşılaştığım yazar sesinden
huzursuz olmuştum. Bu ses babamın sesi değil diye
düşünüyordum; hakiki değildi, ya da benim hakiki babam diye
bildiğim kişiye ait değildi bu ses. Babamın yazarken babam
olamaması gibi huzursuz edici bir şeyden daha ağır bir korku
vardı burada: İçimdeki hakiki olamama korkusu, babamın
yazılarını iyi bulamama, hatta babamın başka yazarlardan fazla
etkilendiğini görme endişemi aşmış, özellikle gençliğimde
olduğu gibi, bütün varlığımı, hayatımı, yazma isteğimi ve
kendi yazdıklarımı bana sorgulatan bir hakikilik buhranına
dönüşüyordu. Roman yazmaya başladığım ilk on yılda bu korkuyu
daha derinden hisseder, ona karşı koymakta zorlanır, tıpkı
resim yapmaktan vazgeçtiğim gibi, bir gün yenilgiye uğrayıp
roman yazmayı da bu endişeyle bırakmaktan bazen korkardım.
Kapayıp kaldırdığım bavulun bende kısa sürede uyandırdığı iki
temel duygudan hemen söz ettim: Taşrada olma duygusu ve hakiki
olabilme endişesi.
Kapayıp kaldırdığım bavulun bende kısa sürede uyandırdığı iki
temel duygudan hemen söz ettim: Taşrada olma duygusu ve hakiki
olabilme endişesi. Benim bu huzursuz edici duyguları
derinlemesine ilk yaşayışım değildi elbette bu. Bu duyguları,
bütün genişlikleri, yan sonuçları, sinir başları, iç düğümleri
ve çeşit çeşit renkleriyle ben yıllar boyunca okuyup yazarak,
kendim masa başında araştırmış, keşfetmiş, derinleştirmiştim.
Elbette onları belli belirsiz acılar, ***if kaçırıcı
hassasiyetler ve ikide bir hayattan ve kitaplardan bana
bulaşan akıl karışıklıkları olarak özellikle gençliğimde pek
çok kereler yaşamıştım. Ama taşrada olma duygusunu ve
hakikilik endişesini ancak onlar hakkında romanlar, kitaplar
yazarak (mesela taşralılık için ‘Kar’, ‘İstanbul’; hakikilik
endişesi için ‘Benim Adım Kırmızı’ ya da ‘Kara Kitap’)
bütünüyle tanıyabilmiştim. Benim için yazar olmak demek,
içimizde taşıdığımız, en fazla taşıdığımızı biraz bildiğimiz
gizli yaralarımızın üzerinde durmak, onları sabırla keşfetmek,
tanımak, iyice ortaya çıkarmak ve bu yaraları ve acıları
yazımızın ve kimliğimizin bilinçle sahiplendiğimiz bir parçası
haline getirmektir.
Herkesin bildiği ama bildiğini bilmediği şeylerden söz
etmektir yazarlık.
Herkesin bildiği ama bildiğini bilmediği şeylerden söz
etmektir yazarlık. Bu bilginin keşfi ve onun geliştirilip
paylaşılması okura çok tanıdığı bir dünyada hayret ederek
gezinmenin zevklerini verir. Bu zevkleri, bildiğimiz şeylerin
bütün gerçekliğiyle yazıya dökülmesindeki hünerden de alırız
elbette. Bir odaya kapanıp yıllarca hünerini geliştiren, bir
alem kurmaya çalışan yazar işe kendi gizli yaralarından
başlarken bilerek ya da bilmeden insanoğluna derin bir güven
de göstermiş olur. Başkalarının da bu yaraların bir benzerini
taşıdığına, bu yüzden anlaşılacağına, insanların birbirlerine
benzediğine duyulan bu güveni hep taşıdım. Bütün gerçek
edebiyat, insanların birbirine benzediğine ilişkin çocuksu ve
iyimser bir güvene dayanır. Kapanıp yıllarca yazan biri işte
böyle bir insanlığa ve merkezi olmayan bir dünyaya seslenmek
ister.
Bütün gerçek edebiyat, insanların birbirine benzediğine
ilişkin çocuksu ve iyimser bir güvene dayanır. Kapanıp
yıllarca yazan biri işte böyle bir insanlığa ve merkezi
olmayan bir dünyaya seslenmek ister.
Ama babamın bavulundan ve tabii İstanbul’da yaşadığımız
hayatın solgun renklerinden anlaşılabileceği gibi, dünyanın
bizden uzakta bir merkezi vardı. Bu temel gerçeği yaşamanın
verdiği Çehovcu taşra duygusundan, bir diğer yan sonuç olan
hakikilik endişesinden kitaplarımda çok söz ettim. Dünya
nüfusunun büyük çoğunluğunun bu duygularla yaşadığını, hatta
daha ağırları olan eziklik, kendine güvensizlik ve aşağılanma
korkularıyla boğuşarak yaşadığını kendimden biliyorum. Evet,
insanoğlunun birinci derdi hâlâ, mülksüzlük, yiyeceksizlik,
evsizlik… Ama artık televizyonlar, gazeteler bu temel dertleri
edebiyattan çok daha çabuk ve kolay bir şekilde anlatıyor
bize. Bugün edebiyatın asıl anlatması ve araştırması gereken
şey, insanoğlunun temel derdi ise, dışarıda kalmak ve kendini
önemsiz hissetme korkuları, bunlara bağlı değersizlik
duyguları, bir cemaat olarak yaşanan gurur kırıklıkları,
kırılganlıklar, küçümsenme endişeleri, çeşit çeşit öfkeler,
alınganlıklar, bitip tükenmeyen aşağılanma hayalleri ve
bunların kardeşi milli övünmeler, şişinmeler… Çoğu zaman
akıldışı ve aşırı duygusal bir dille dışa vurulan bu hayalleri
kendi içimdeki karanlığa her bakışımda anlayabiliyorum.
Kendimi kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı-dışı dünyada
büyük kalabalıkların, toplulukların ve milletlerin aşağılanma
endişeleri ve alınganlıkları yüzünden zaman zaman aptallığa
varan korkulara kapıldıklarına tanık oluyoruz. Kendimi aynı
kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı dünyasında da Rönesansı,
Aydınlanmayı, Modernliği keşfetmiş olmanın ve zenginliğin
aşırı gururuyla milletlerin, devletlerin zaman zaman benzer
bir aptallığa yaklaşan bir kendini beğenmişliğe kapıldıklarını
da biliyorum.
Demek ki, yalnızca babam değil, hepimiz dünyanın bir merkezi
olduğu düşüncesini çok fazla önemsiyoruz. Oysa, yazı yazmak
için bizi yıllarca bir odaya kapatan şey tam tersi bir
güvendir; bir gün yazdıklarımızın okunup anlaşılacağına, çünkü
insanların dünyanın her yerinde birbirlerine benzediklerine
ilişkin bir inançtır bu.
Demek ki, yalnızca babam değil, hepimiz dünyanın bir merkezi
olduğu düşüncesini çok fazla önemsiyoruz. Oysa, yazı yazmak
için bizi yıllarca bir odaya kapatan şey tam tersi bir
güvendir; bir gün yazdıklarımızın okunup anlaşılacağına, çünkü
insanların dünyanın her yerinde birbirlerine benzediklerine
ilişkin bir inançtır bu. Ama bu, kendimden ve babamın
yazdıklarından biliyorum, kenarda olmanın, dışarıda kalmanın
öfkesiyle yaralı, dertli bir iyimserliktir. Dostoyevski’nin
bütün hayatı boyunca Batı’ya karşı hissettiği aşk ve nefret
duygularını pek çok kereler kendi içimde de hissettim. Ama
ondan asıl öğrendiğim şey, asıl iyimserlik kaynağı, bu büyük
yazarın Batı ile aşk ve nefret ilişkisinden yola çıkıp,
onların ötesinde kurduğu bambaşka bir alem oldu.
Dostoyevski’nin bütün hayatı boyunca Batı’ya karşı hissettiği
aşk ve nefret duygularını pek çok kereler kendi içimde de
hissettim.
Bu işe hayatını vermiş bütün yazarlar şu gerçeği bilir: masaya
oturup yazma nedenlerimizle, yıllarca umutla yaza yaza
kurduğumuz dünya, sonunda apayrı yerlere yerleşir. Kederle ya
da öf***le oturduğumuz masadan o kederin ve öfkenin ötesinde
bambaşka bir aleme ulaşırız. Babam da böyle bir aleme ulaşmış
olamaz mıydı? Uzun yolculuktan sonra o varılan alem, tıpkı
uzun bir deniz yolculuğundan sonra sis aralanırken bütün
renkleriyle karşımızda yavaş yavaş beliren bir ada gibi bize
bir mucize duygusu verir. Ya da Batılı gezginlerin güneyden
gemiyle yaklaştıkları İstanbul’u sabah sisi aralanırken
gördüklerinde hissettikleri şeylere benzer bu. Umutla, merakla
çıkılan uzun yolculuğun sonunda, orada camileri, minareleri,
tek tek evleri, sokakları, tepeleri, kö
prüleri, yokuşları ile
birlikte bütün bir şehir, bütün bir alem vardır. İnsan, tıpkı
iyi bir okurun bir kitabın sayfaları içinde kaybolması gibi,
karşısına çıkıveren bu yeni alemin içine hemen girip kaybolmak
ister. Kenarda, taşrada, dışarıda, öfkeli ya da düpedüz
hüzünlü olduğumuz için masaya oturmuş ve bu duyguları
unutturan yepyeni bir alem keşfetmişizdir.
Bir noktadan sonra, hayal ettiğim bu dünya da benim elimden
çıkar ve kafamın içinde yaşadığım şehirden daha da gerçek
olur. O zaman, bütün o insanlar ve sokaklar, eşyalar ve
binalar sanki hep birlikte aralarında konuşmaya, sanki kendi
aralarında benim önceden hissedemediğim ilişkiler kurmaya,
sanki benim hayalimde ve kitaplarımda değil, kendi kendilerine
yaşamaya başlarlar.
Çocukluğumda, gençliğimde hissettiğimin tam tersine benim için
artık dünyanın merkezi İstanbul’dur. Neredeyse bütün hayatımı
orada geçirdiğim için değil yalnızca, otuz üç yıldır tek tek
sokaklarını, kö
prülerini, insanlarını, köpeklerini, evlerini,
camilerini, çeşmelerini, tuhaf kahramanlarını, dükkanlarını,
tanıdık kişilerini, karanlık noktalarını, gecelerini ve
gündüzlerini kendimi onların hepsiyle özdeşleştirerek
anlattığım için. Bir noktadan sonra, hayal ettiğim bu dünya da
benim elimden çıkar ve kafamın içinde yaşadığım şehirden daha
da gerçek olur. O zaman, bütün o insanlar ve sokaklar, eşyalar
ve binalar sanki hep birlikte aralarında konuşmaya, sanki
kendi aralarında benim önceden hissedemediğim ilişkiler
kurmaya, sanki benim hayalimde ve kitaplarımda değil, kendi
kendilerine yaşamaya başlarlar. İğneyle kuyu kazar gibi
sabırla hayal ederek kurduğum bu alem bana o zaman her şeyden
daha gerçekmiş gibi gelir.
Baba korkusu bilmediğim için hayal gücümün zaman zaman özgürce
ya da çocukça çalışabildiğine bazen inanmış, bazen da babam
gençliğinde yazar olmak istediği için yazar olabildiğimi
içtenlikle düşünmüştüm.
Babam da, belki, yıllarını bu işe vermiş yazarların bu cins
mutluluklarını keşfetmiştir, ona önyargılı olmayayım diyordum
bavuluna bakarken. Ayrıca, emreden, yasaklayan, ezen,
cezalandıran sıradan bir baba olmadığı, beni her zaman özgür
bırakıp, bana her zaman aşırı saygı gösterdiği için de ona
müteşekkirdim. Pek çok çocukluk ve gençlik arkadaşımın aksine,
baba korkusu bilmediğim için hayal gücümün zaman zaman özgürce
ya da çocukça çalışabildiğine bazen inanmış, bazen da babam
gençliğinde yazar olmak istediği için yazar olabildiğimi
içtenlikle düşünmüştüm. Onu hoşgörüyle okumalı, otel
odalarında yazdıklarını anlamalıydım.
Çocukluğumda annem ile babam bir kavganın eşiğine
geldiklerinde, yani o ölümcül sessizliklerden biri
başladığında babam havayı değiştirmek için hemen radyoyu açar,
müzik bize olup biteni daha çabuk unuttururdu.
Babamın bıraktığı yerde günlerdir hâlâ duran bavulu bu iyimser
düşüncelerle açtım ve bazı defterleri, bazı sayfaları bütün
irademi kullanarak okudum. Babam ne mi yazmıştı? Paris
otellerinden görüntüler hatırlıyorum, bazı şiirler, bazı
paradokslar, akıl yürütmeler… Bir trafik kazasından sonra
başından geçenleri zar zor hatırlayan, zorlansa da fazlasını
hatırlamak istemeyen biri gibi hissediyorum kendimi şimdi.
Çocukluğumda annem ile babam bir kavganın eşiğine
geldiklerinde, yani o ölümcül sessizliklerden biri
başladığında babam havayı değiştirmek için hemen radyoyu açar,
müzik bize olup biteni daha çabuk unuttururdu.
Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada
bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Onu
ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum.
Ben de benzeri bir müzik işlevi görecek ve sevilecek bir-iki
söz ile konuyu değiştireyim! Bildiğiniz gibi, biz yazarlara en
çok sorulan, en çok sevilen soru şudur: neden yazıyorsunuz?
İçimden geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş
yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar
yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok çok
kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok
hoşuma gittiği için yazıyorum. Onu ancak değiştirerek
gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum. Ben, ötekiler,
hepimiz, bizler İstanbul’da, Türkiye’de nasıl bir hayat
yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum.
Kağıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum.
Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için
yazıyorum. Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum.
Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. Getirdiği ün ve ilgiden
hoşlandığım için yazıyorum. Yalnız kalmak için yazıyorum.
Hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki
anlarım diye yazıyorum. Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum.
Bir kere başladığım şu romanı, bu yazıyı, şu sayfayı artık
bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu bekliyor diye
yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın
raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat,
dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu
için yazıyorum. Hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini
kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. Hikâye
anlatmak için değil, hikâye kurmak için yazıyorum. Hep
gidilecek bir yer varmış ve oraya -tıpkı bir rüyadaki gibi-
bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum.
Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için
yazıyorum.
Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya -tıpkı bir rüyadaki
gibi- bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için
yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu
olmak için yazıyorum.
Yazıhaneme gelip bavulu bırakışından bir hafta sonra, babam,
her zamanki gibi elinde bir paket çikolata (kırk sekiz yaşında
olduğumu unutuyordu) beni gene ziyaret etti. Her zamanki gibi
gene hayattan, siyasetten ve aile dedikodularından söz edip
gülüştük. Bir ara babamın gözü bavulu bıraktığı köşeye takıldı
ve onu oradan alıp kaldırdığımı anladı. Göz göze geldik.
Sıkıcı, utandırıcı bir sessizlik oldu. Ona bavulu açıp
içindekileri okumaya çalıştığımı söylemedim, gözlerimi
kaçırdım. Ama o anladı. Ben de onun anladığını anladım. O da
benim onun anladığını anladığımı anladı. Bu anlayışlar da
birkaç saniye içinde ne kadar uzarsa ancak o kadar uzadı.
Çünkü babam kendine güvenen, rahat ve mutlu bir insandı: her
zamanki gibi gülüverdi. Ve evden çıkıp giderken bana her zaman
söylediği tatlı ve yüreklendirici sözleri bir baba gibi yine
tekrarladı.
Her zamanki gibi babamın mutluluğunu, dertsiz, tasasız halini
kıskanarak arkasından baktım. Ama o gün içimde utanç verici
bir mutluluk kıpırtısı da dolaşmıştı, hatırlıyorum. Belki onun
kadar rahat değilim, onun gibi tasasız ve mutlu bir hayat
sürmedim, ama yazının hakkını verdim duygusu, anladınız… Bunu
babama karşı duyduğum için utanıyordum. Üstelik babam, benim
hayatımın ezici merkezi de olmamış, beni özgür bırakmıştı.
Bütün bunlar bize yazmanın ve edebiyatın, hayatımızın
merkezindeki bir eksiklik ile, mutluluk ve suçluluk
duygularıyla derinden bağlı olduğunu hatırlatmalı.
Babam, bana ya da ilk kitabıma olan güvenini aşırı heyecanlı
ve abartılı bir dille ifade etti ve bugün büyük bir mutlulukla
kabul ettiğim bu ödülü bir gün alacağımı öylesine
söyleyiverdi.
Ama hikâyemin bana daha da derin bir suçluluk duydurtan bir
simetrisi, o gün hemen hatırladığım bir diğer yarısı var.
Babamın bavulunu bana bırakmasından yirmi üç yıl önce, yirmi
iki yaşımdayken her şeyi bırakıp romancı olmaya karar vermiş,
kendimi bir odaya kapatmış, dört yıl sonra ilk romanım ‘Cevdet
Bey ve Oğulları’nı bitirmiş ve henüz yayımlanmamış kitabın
daktilo edilmiş bir kopyasını okusun ve bana düşüncesini
söylesin diye titreyen ellerle babama vermiştim. Yalnız
zevkine ve zekasına güvendiğim için değil, annemin aksine,
babam yazar olmama karşı çıkmadığı için de onun onayını almak
benim için önemliydi. O sırada babam bizimle değildi,
uzaktaydı. Dönüşünü sabırsızlıkla bekledim. İki hafta sonra
gelince kapıyı ona koşarak açtım. Babam hiçbir şey söylemedi,
ama bana hemen öyle bir sarıldı ki kitabımı çok sevdiğini
anladım. Bir süre, aşırı duygusallık anlarında ortaya çıkan
bir çeşit beceriksizlik ve sessizlik buhranına kapıldık. Sonra
biraz rahatlayıp konuşmaya başlayınca, babam, bana ya da ilk
kitabıma olan güvenini aşırı heyecanlı ve abartılı bir dille
ifade etti ve bugün büyük bir mutlulukla kabul ettiğim bu
ödülü bir gün alacağımı öylesine söyleyiverdi.
Bu sözü ona inanmaktan ya da bu ödülü bir hedef olarak
göstermekten çok, oğlunu desteklemek, yüreklendirmek için ona
“bir gün paşa olacaksın!” diyen bir Türk babası gibi
söylemişti. Yıllarca da beni her görüşünde cesaretlendirmek
için bu sözü tekrarladı durdu.
Babam 2002 yılı Aralık ayında öldü.
İsveç Akademisi’nin bana bu büyük ödülü, bu şerefi veren
değerli üyeleri, değerli konuklar, bugün babam aramızda olsun
çok isterdim.
http://www.ntvmsnbc.com/news/393375.asp
-----------------------------------------------
***YORUM***
Yazar kazandığı ödülü, bir bakıma babasına ithat etmiş oldu.
-----------------------------------------------